TARİH

     KONU BAŞLIKLARI

YORUM EKLE

YORUM OKU

 

Deliler Adı Üzerine Bir Deneme

Ali BIYIK[1]

İlk önce biz bu makalemizde iki örnek verip Deliler olan köyümüzün isminin neden Yeşilöz olduğunu bir türlü anlayamadığımı şahsım adına fakat bir yerin isminin değiştirilmesi o yerin ve şahsın tarihi bağlarını veyahut şahdamarını kesip öldürmek gibidir. Deliler isminin üzerine durup gerçekten farklı şekilde algılayanların mı yoksa yöremizdekilerin bilmediği bir anlamı ve önemi olduğunu biz burada izah edeceğiz. Köyün önceki ismi Deliler ya da halk ağzı ile Deller olup şimdiki ismi Yeşilöz’dür. Deliler ismi deli kelimesinden türediği açıkken köyün neden bu ismi aldığı kesin olarak bilinmemektedir. Deli kelimesi “1. Aklını yitirmiş olan, aklî dengesi bozulmuş olan, mecnun 2. Davranışları aşırı ve taşkın olan (kimse) 3. Aşırı derecede düşkün 4. Coşkun, azgın[2] olarak açıklansa da Deliler ismi Kilise Köyü’ndeki haber vermek, çağırmak ve davet etmek anlamında kullanılan deller kelimesinden türediği rivayet edilir. Fakat bu açıklamadaki örnek ya da benzerlik Tellal ile alakalı olup kelimenin bozulup Deliler olması çok güçtür. Ayrıca Deliler ismi kanaatimce gözü kara, cesur ve yiğit anlamında kullanılıp buradaki insanların bu karaktere sahip olduğunu göstermektedir. Aşağıda açıklayacağımız örnekler ile Deliler kelimesi hakkında bir akademik manada fikir edinebiliriz. Değerli bir araştırmacı-yazar olup ciddi manada saha çalışmaları ile bilinen Burhanettin Akbaş  şu şekilde açıklamaktadır ki: “Deliler Oymağı: Avşar boyuna mensubiyeti bilinen Deliler oymağı 18. yüzyılda yörede görülmüş ve Pınarbaşı ilçesinin İğdeli, Kızıldere, Emeğil, Bahçecik, Gürleğen, Tahtalı, Kılıçkaya ve Onguncular köylerine iskan edilmişlerdir.  16. yüzyılda aynı adla görülen Deliler oymağı ise Develi Ovasında meskundu.  16. Yy başlarında Osmanlı egemenliğinde bulunan Köpekliler, Halep bölgesindeydi ve 15 obaya ayrılmıştı ki birisi Deliler obasıdır. Hala Halep’te varlığını koruyan Deliler’in önemli kısmı Anadolu’da yayılmıştır. Nitekim 16. Yy’da Karaman’da sakin Atçeken oymakları arasında Turgut kazası Türkmenlerinden Deliler cemaati bulunmaktadır.  1645-6 tarihinde Deliler obasının bir kısmı Antep’e yerleşmiştir. 1699’da Rakka’ya iskanları emredildiği halde gitmeyip Develi’de yaşayan Delili, Güngördü ve Kırıntılı cemaatleri, Niğde, Bor, Ürgüp, Ulukışla, Anduğu, Ereğli kazalarında harman vakti yağma yapıp adam öldürüyorlardı. Bölge yöneticilerinin istekleri üzerine Maraş beylerbeyi Rişvanoğlu Halil’e gönderilen emirle 1702’de, cemaatlerin Kıbrıs’a sürgüne gönderilmeleri isteniyordu. Kayseri’deki Zamantı bölgesinden getirilen Deliler Avşarı, Herikli ve Kütüklü ile beraber 1728 yılında Nevşehir merkezde yerleştirilmek istendi. Önce kaçtılarsa da şehirde 29 hane olarak yerleştirildi.   Günümüzde Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesine bağlı İğdeli,Kızıldere, Emeğil, Bahçecik, Gürleyen, Tahtalı, Kılıçkışla ve Köşkerli köylerinde yaşamaktadırlar.  Ayrıca Malatya’nın Hekimhan İlçesinin Delihıdır ve Delibaba köyleri (yakındaki Basak köyünde de az varlar)   ile Giresun’un Kelkit ilçesi Deliler köyü de bu obadandır.   Osmanlı belgelerinde bu obanın yerleştiği sahalar şunlardır. Abri – Gelibolu, Adana, Akkerman ve Kili, Aksaray, Anamur, Ankara, Arapsun, Aydın, Boz-Ulus – Konya, Danişment – Afyon, Ermenek, Günyüzü- Kırşehir, Hacıbektaş, Halep, İzmir, Karaman, Karıtaş, Kayseri, Kelkit, Kete, Kıreli – Beyşehir, Kırşehir, Kütahya, Maraş, Mihalıç, Nevşehir Kazası, Niğde, Rakka, Rumkale, Tercan. “  Adnan Menderes KAYA - Avşar Türkmenleri adlı eserinde ayrıntılı bir bilgi alacağımız bildiğimiz için Deliler hakkında şu bilgileri vermektedir. “Deliler, 16. yüzyılda Halep bölgesinde yaşayan Avşar Türkmenlerinin üç kolundan biri olan Köpekli Avşarının en önemli kollarından biriydi. Hala Halep’te varlığını koruyan Deliler Avşarının önemli kısmı Anadolu’da yayılmıştır. 16. Yy’da Maraş Türkmenleri arasında Deliler cemaatine tesadüf edilmektedir. Ayrıca aynı yüzyılda Karaman’da sakin Atçeken oymakları arasında Turgut kazası Türkmenlerinden Deliler cemaati bulunmaktadır. 1645-6 tarihinde Deliler obasının bir kısmı Antep’e yerleşmiştir. 1699’da Rakka’ya iskanları emredildiği halde oraya gitmeyip Kayseri-Develi’yi merkez edinip Niğde, Bor, Ürgüp, Ulukışla, Anduğu ve Ereğli kazalarına baskınlar düzenliyorlardı. Nihayet merkezden gelen emirle 1702’de, cemaatin bir bölümü Kıbrıs’a sürgüne gönderilmiştir. Deliler cemaati, Orta Anadolu'da Boynuinceli Türkmenlerine tabi kılınarak Herikli ve Kütüklü Avşarlarıyla beraber 1728 yılında Nevşehir merkezde 29 hane olarak yerleştirildi.” Tekrar şu soruyu sormak istiyorum… Neden Yeşilöz? Neden Deliler değil? Bir yerin isminin değişmesi o yerin geçmişi ile bağlarını kesip atması demektir. Bir Oğuz-Türkmen köyü olan Deliler Köyümüz adını değiştirdiğimiz de yeni verdiğimiz isim ile sadece yeni adını aldığı dönemden bugüne değin bir geçmişi olup gelecek nesiller belki de Deliler ismini unutup geçmişteki bağları ile alakasını kesecektir. Ve biz böylece bilip bilmeden değiştirdiğimiz isimler ile bir yerin geçmişini silip atıyoruz…  Neden Yeşilöz?

 


 

[1] Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, obirtarihci@gmail.com

[2] TDK Türkçe Sözlük, Cilt 1, Türk Tarihi Kurumu Basımevi, Ankara 1998, s.545.

 

 

Sivas İlinin Şarkışla İlçesinin Sarıçiçek Köyü 1800'lü yıllarda kurulduğu tahmin edilmekte fakat Oğuz-Türkmen Türklerinin konar-göçerliğini düşündüğümüzde bu tarihten evveliyatı olup bu tarihten sonra yerleşik hayata geçtiğini söyleyebiliriz. Köy İsmini ilkbaharın açan sarı çiçeklerden özellikle papatya ve çiğdem çiçeklerinden almaktadır. Köy aşağı ve yukarı olmak üzere iki kısımda da görülse de köy sadece Sarıçiçek ismi ile anılmaktadır. Köydeki halk Oğuzlara-Türkmenlere mensup olup şehir hayatına uzak olması sebebiyle Oğuzlar-Türkmenlerin yaşam tarzı görülmektedir. Sivas İli Gemerek İlçesi Sarıkaya Köyü'den iki ya da üç hane Selimler Mevkisine geliyor... Şu an Yukarı Köy denilen mevkiiye geliyorlar. Bu gelenler Çamkertenler, Çotdişler ve Tahirler veya Tayırlardır. Daha sonra aynı köyden Hıntolar, Bıyıklılar ve Davulcular geldiği söylenir. Yukarı köyün coğrafi yapısı kışa ve Poyraza açık olduğu için soğuk olması sebebiyle Bıyıklılar, Dalvucular, Hıntolar ve Çamkertenler şu an Aşağı Köy denilen mevkie yerleşiyorlar. Karakılıçlar daha sonra Sarıçiçek Köyü'ne geliyorlar fakat bunlar Sivas İlinin Gemerek İlçesinin Sarıkaya Köyü'ndeki akrabaları ile ilişkileri sürmektedir. Mehmetçikler de Sivas İlinin Gemerek İlçesinin Yeniköy ya da Küçük Tuzhisar köylerinden geldiği tahmin edilmekte fakat ayrıca Malatya’dan da geldiklerini söylerler. Daha sonra 1940'lı yıllar da Hacı Yusuf Köyü'nden gelen Karaman Ailesi ( Hacı Seledin KARAMAN ) geldikleri köyle bağlarını kesmemişlerdir....3/10/1933 tarihinde Kayseri'nin Bünyan kazasının Akkışla nahiyesine bağlı Sarıçiçek köyünün Sivas ili Şarkışla kazasına bağlanmıştır

Ekonomi

1800 yıllarda hayvancılık ve tarım için önemli bir yerdir. Köy kurulduğu yıllarda küçük ve büyük baş hayvancılık yaygındı. Tarım ilkel bir şekilde yapılmaktaydı.. Örneğin öküz arabaları ve kağnılar olmakla birlikte karasapan, düven vb. aletler kullanılarak tarım yapılmıştır. 1960'lı yıllardan günümüze kadar modern tarım yöntemleri ile yapılmaktadır. Örneğin ilk traktör 1969'da Beyazid PAK almış ve diğer çiftçilere de örnek olmuştur. Sarıçiçek Köyü kurulduğu dönemden 1980'li yıllara kadar hayvancılık ve tarımı korumuştur. Ormanlık alanları bol iken köy halkı tarafından yok edilmiştir.. İkram KARAKILIÇ'ın 1983 yılındaki ihbarı ile yöre halkı günümüze kadar bu ormanlık alanını korumaktadır. Bulunduğu güzel doğasından dolayı yağı, kaymağı ve balı meşhurdur... Ünlü arıcıları Halil BIYIK, Şuayb Güler, Cuma BIYIK, Hacı AVCI ve Hasan BIYIK ile birlikte bazı komşularında bu yönde istekleri vardır...

 


 

[1] Kaynak: Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi Ali BIYIK, yazılı veya sözlü bilgilerinizi benimle paylaşın köylerimizi tanıtalım...) Yukarıdaki bilgiler sözlük olup elimizden geldiği kadarı ile izah ettik ayrıntılı ve farklı bilgiler için  obirtarihci@gmail.com adresim ile irtibata geçiniz….

 

 

Fetih’in Fatihi: II. Mehmed

Ali BIYIK[1]

Le tef tehennel Kostantiniyyete vela niğmel emiru emiruha vela niğmel ceyş zalikel ceyş”, mealen ‘Onu feth eden emir ne güzel emir, onu feth eden asker ne güzel askerdir.’ Hz. Muhammed (S.A.V.) in Hadisi şerifi de Kostantiniyye’nin İslam dünyası için ne kadar önem taşıdığını ifade eder. Bu Hadisi Şerif de II. Mehmet Han içinde önemliydi. Osmanlı Devleti, Türkler’in bütün tarihleri içinde kurdukları devletlerin en ihtişamlısı idi. Bu devletin kurucusuna izafe edilen şu dörtlük önemlidir;

Ertuğrul Osman oğlusun

Oğuz Karahan neslisin

Hakk’ın kemter kulusun

İstanbul’u aç gülzar yap

 Nitekim, daha Yıldırım Bayezid’den itibaren Osmanlı sultanları, cihan-şümul bir devlet olmak için, Kostantiyye’nin fethinin elzem olduğunun bilincinde, bu şehri çeşitli tarihlerde kuşatmışlardır. Yalnız Anadolu veya Rumeli ile sınırlı bir devletin sürekli olmayacağına inanan Osmanlılar, aynı zamanda, İstanbul olmaksızın doğuda ve batıda varlıklarını emniyet içerisinde sürdüremeyeceklerini de biliyorlardı[2]. Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Sultanları içerisinde de II. Mehmed’in ayrı bir yeri var. Nasıl ki Türk tarihi içersinde Osmanlı, dünya tarihi içerisinde Konstantinopolis (İstanbul)’in ayrı bir yeri olması gibi. Burada çocukluk rüyasını gerçekleştiren bu şahsı tanıtmayı bir borç bilirim. 

Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi.  Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi. Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü.  Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi. 20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih unvanını aldı.  Hz. Muhammed’in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Orta Çağ'ı kapatıp, Yeniçağ'ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.


 

[1] Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi, obirtarihci@gmail.com

[2] Mustafa KESKİN, İSTANBUL’UN FETHİNİN 550. YIL DÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 14 Yıl : 2003/1 (3-4. s.)

550. YIL DÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE

 

 

Oğuz-Türkmen Türklerinin Ongunları, Boyları ve Damgaları

Anadolu mu yoksa Türkiye mi?

Ali BIYIK[1]

ANADOLU Adı ve Menşei

Anadolu kelimesi, Yunanca "Doğu" anlamına gelen ήάνατολή (Anatole) kelimesinden türemiştir. Bu sözcük, "doğmak, yükselmek" anlamına gelen Yunanca άνατέλλειν (anatellein) fiilinden gelir. "Doğu ülkesi" anlamına gelen Anatolia ilk kez 7. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğu'nun Afyon, Isparta, Konya, Kayseri ve İçel yörelerini kapsayan idari birimi (Anatolikon Thema) için kullanılmıştır. Osmanlı döneminde ise Anadoli veya Anadolu, merkezi Amasya olan ve Sivas ve Kastamonu'yu kapsayan bir eyaletin adıdır. 19. yüzyılda genel anlamda imparatorluğun Asya kıtasında kalan ve Türklerle meskûn olan bölgesini tanımlamak için kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminden önce "Anadolu"nun geleneksel doğu sınırı olarak Fırat Nehri kabul edilirken, Cumhuriyetten sonra Türkiye'nin Asya kıtasında kalan kısmının tümü aynı coğrafi terime dahil edilmiştir. Anadolu'yu Türkçe ana ve dolu sözcükleri ile açıklayan görüş, Türkiye'de 1930'lardan itibaren yaygınlık kazanan milliyetçi tarih anlayışı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

TÜRKİYE Adı ve Menşei

Bilim adamları ve araştırmacılar Türkiye sözcüğünün İtalyanca'dan geldiğini kabul ederler. Tarihçi İlber Ortaylı bir makalesinde Cenevizli ve Venedikli tüccar ve diplomatların, 12. yüzyılda, Türkiye'yi Turchia ve Turmenia olarak tanımladıklarını belirtir. Ayrıca, Türkiye adı ilk defa 1190'da bir yazılı kaynakta, Haçlı Seferi vak'ayinamesinde geçmektedir. Abdulhaluk Çay ise Turchia tanımını çok daha gerilere götürür ve Turchia tabirine ilk defa 6. yüzyılda Bizans kaynaklarında rastlandığını belirtir ve şöyle der: “Bu tabir 9. ve 10. yüzyıllarda İdil/Volga Nehri'nden Orta Avrupa'ya kadar uzanan saha için kullanılmıştır. Bu kullanımın Kafkasya bölgesinde Hazar Kağanlığı için Doğu Türkiye’si, Arpad Hanedanı'nın kurduğu Macar Devleti için Batı Türkiye’si şeklinde olduğunu ve aynı tabirin 12. yüzyıldan itibaren Anadolu için kullanıldığını belirtir. Burada önemli olan husus Batıların, Turchia halkına hiçbir zaman Türkiyeli demeyip, Türk(Turc) demeleridir. Kısacası Türkler isimlerini ülkelerini isimlerinden değil, ülkeleri isimlerini Türklerden almıştır. Tarihte 13-14. yüzyıllarda Mısır Memlukları de Türkiye adını kullanmışlardı: ed-devlet üt Türkiya (1250-1387). Batılılar, Turchia halkına hiçbir zaman Türkiyeli demeyip, Türk (Turc) demişlerdir. Osmanlı devletinde, 19. yüzyıla kadar Türkiye adı kullanılmadı; Devlet-i Âliyye, Devlet-i Osmaniye, Memalik-i Şahane, Diyar-ı Rum adları kullanıldı. Daha sonra, Genç Osmanlılar arasında Osmaniye yerine Türkistan, Türkeli, Türkili gibi adlar önerildiyse de, Orta Asya'da Türkistan adlı bir devlet olduğundan bu benimsenmedi. Anayasada (1921) "Türkiye" adı yazıldı ve 1923'de Türkiye adı resmi olarak kabul edildi[2]. Bu izahattan sonra “Anadolu mu yoksa Türkiye mi?” sorumuza sizler bir cevap bulunuz…. Teşekkür ederim…


 

[1] Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi, obirtarihci@hotmail.com

 

1)      OĞUZ-TÜRKMEN TÜRKLERİ

Ali BIYIK[1]

2)      Oğuz Kelimesi Üzerine

Oguz adının manası üzerinde türlü açıklama tecrübeleri yapılmıştır. Gy. Nemeth'e göre ise, Oğuz kelimesi Türkçede aynı zamanda "kabile" (bir siyasî kuruluşa bağlı kabile) manasına gelen "ok" sözüne eski Türkçedeki çoğul eki z ilavesiyle türemiş (ok + uz) olup, "kabileler" demektir. Gy. Ne-meth'in bu izah tarzının, bazı itirazlara rağmen, doğru ve -mesele sadece "linguistique" açıdan değil de- Türk tarihinin sosyal ve siyasî gelişmesi bütünü içinde ele alındığı takdirde bilhassa tutarlı olduğu bellidir. Oğuz kelimesinin Çince'ye "kabileler" diye tercüme edilmesi de bu görüşü destekler. Anlaşılıyor ki, "Oguz" adı aslında "ethnique" bir isim olmayıp, doğrudan doğruya "Türk kabileleri" manasını ifade eden bir kelimeden ibarettir (Oğuz tabirinin r'li söylenişi olan "Ogur" şeklinin ayrı ad olarak Miladdan önceki Çin kaynağında geçmesi   eski çağlarda Çinlilerin Türk topluluğunu yakından tanımadıklarından ileri gelmiş olmalıdır.

3)      Türkmen Kelimesi Üzerine

Türkmen kelimesinin kökeni hakkında birkaç farklı bilimsel görüş bulunmakla birlikte en çok kabul gören etimolojik tahlil, "Türk-i emin" terkibi üzerinde yapılan tahlildir. Araplar savaşçı Türklerin İslamlaşmasını çok önemsiyorlardı. Oğuzların Maveraünnehir'deki sivil ve askeri temaslar esnasında Müslüman olanlarına ahlak ve barış bakımından aynı safta bulunmakla emanete kavuşmaktan hareketle "Türk-iman" demişlerdir. Kelime zamanla Türkemen ve Türkmen halini almıştır.

Azerilerin Türkmenlere halen Türkemen demesi, diğer tezleri fonetik bakımdan zayıflatmaktadır. İkinci teze göre Türkmen kelimesi, Türk kelimesine İran dillerinden gelen ve "Türke benzeyen" anlamı veren manand kelimesinin eklenmesiyle oluşmuştur. Modern araştırmacılar ise -man/-men ekinin yoğunlaştırma işlevi gördüğü ve "saf Türk" veya "çoğu Türkler gibi" şeklinde tercüme edilebileceğini öne sürmektedirler.

4)      Oğuz-Türkmen Türkleri Üzerine

Oğuzlar, Oğuz Han'ın 6 oğlu ve onların 4'er oğlundan meydana gelmişlerdir. Meydana gelen bu 24 boyun ayrı adı ve unvanları vardır. Bu bölümleme, Oğuz Kağan Efsanesi'nden kaynaklanmaktadır. Orta Asya kökenli Türk halklarından olan Oğuz boyları, X. yy civarında göçebe bir yapıyla yer değiştirmeye başlamışlar ve coğrafi olarak yayılmışlardır. Oğuz Türkleri, bugünkü Türkiye Türklerinin (Selçuklular, Osmanlılar, diğer Türkmen beylikleri ve boyları) atası sayılmaktadırlar.

5)      Oğuz-Türkmen Türklerinin Boyları

Aşağıdaki liste 24 Oğuz boyunu önce iki kolda (Bozoklar ve Üçoklar) daha sonra Oğuz Han'ın 6 oğluna ve son olarak da onların 4 oğluna ayırmaktadır. Listelerin kaynakları, Kaşgarlı Mahmud ve 14. yüzyıl'da yaşayan Reşideddin'e dayanmaktadır. Reşideddin 24, Kaşgarlı Mahmut ise 22 boy saymaktadır.

6)      Bozoklar ve Üçoklar Hakkında

Bu boyların Bozoklar ve Üçoklar olarak ikiye bölünmesi ise daha sonradır. Bu iki ana kol arasında çıkan anlaşmazlıklar, boyların bir kısmının batıya göçmesine neden oldu, bir kısmı da Göktürk Devleti'nin kurulması ve Ötüken'i işgali nedeniyle batıya göçmüştür(6.yy). Kalanlar Göktürk egemenliği altına girmiştir. 630'da ilk Göktürk devletinin zayıflayıp Çin kontrolü altına girmesiyle tekrar birleşmeye başlamışlarsa da ikinci Göktürk Devleti kurulunca fazla direniş gösteremeden tekrar egemenlik altına girdiler. (7.yy sonları). 745 yılında ikinci Göktürk Devleti de yıkılınca batıya ve Çin'e göçmüş birçok Oğuz Boyu da Ötüken'e geri dönerek Kutluk Bilge Kağan'ın kurduğu Uygur Devleti çatısı altında birleşti. 840 yılında Uygur Devleti Kırgızlar tarafından yıkılınca Oğuzların asıl büyük göçü başladı ve Asya'nın dört bir tarafına ama daha çok kitleler halinde batıya göçtüler. Cengiz Han'ın kurduğu Moğol İmparatorluğunun egemenliği altına girdiler. Moğol egemenliği sona erdikten sonra tekrar toparlandılar. 10. yüzyılda Hazar Denizi'nin doğusunda Oğuz Yabgu önderliğinde ilk devletlerini kurdular. 1000 yılında Kıpçaklar tarafından yıkılan bu devletten sonra Oğuzlar ikiye bölündü, bir kısmı kuzeye giderek bugünkü Kırım, Kazak, Bulgar ve Tatar Türklerinin atası oldular; bir kısmı da Selçuk bey önderliğinde güneye indiler, İslâmı kabul edip İslâm orduları hizmetine girdiler. Selçuklular olarak anılmaya başlayan bu kol Tuğrul Bey önderliğinde 1038 yılında Irak ve İran'da Büyük Selçuklu İmparatorluğunu kurdu. Etrafta dağınık yaşayan diğer Türk boyları da bu İmparatorluğa katıldı. 1153'te kuzeydoğudan gelen Karahıtaylar ve Karluklar tarafından imparatorluk yıkılınca Oğuzlar dağıldı. Dağılan bu boyların kimi Harzemşahlara bağlandı, kimi Horasan'a, Kirman'a göçtü, kimileri de daha batıya gidip Irak'a, Suriye'ye yerleşti, kimileri de Anadolu Selçuklu Devleti 'ne katıldı. Bunlardan sonra kurulan Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi Devletleri, Alemdarlar, Anadolu beylikleri, Osmanlı İmparatorluğu, Suriye, Irak ve Azerbaycan'da çeşitli beylikler vs. hep Oğuz kökenli Türklerin kurduğu devletlerdir.

7)      Bozoklar

Günhan

·        Kayı

·        Bayat

·        Alkaevli

·        Karaevli

Ayhan

·        Yazgır

·        Pötürge

·        Töker

·        Yaprılı

Yıldızhan

·        Avşar, (Afsar)

·        Kızık

·        Beğdili (serbes)

·        Kargın

8)      Üçoklar

Gökhan

1)      Bayındır

2)      Çavdur

3)      Çepni

4)      Peçenek

Dağhan

·        Salur

·        Alanyurtlu

·        Eymür

·        Üreğil

Denizhan

 

·        İğdir

·        Bükdüz

·        Yiva

·        Kınık

 


 

[1] Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğrencisi, obirtarihci@hotmail.com

 

 

SOYAĞACINI ARAŞTIRMAK İSTEYENLERE TAVSİYELER

[Bu sayfadaki bilgiler, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Arşiv Uzmanı Ahmet Kılıç'tan derlenmiştir.
Kendisine teşekkürü borç biliriz.]

Soyağacı araştırması yapmak isteyenler metod olarak öncelikle günümüzden geriye doğru gitmelidirler. Bu konudaki en önemli kayıtlar nüfus kayıtlarıdır. Öncelikle gidilecek yer kişinin bağlı olduğu nüfus idaresidir. Nüfus kütüklerinde cumhuriyet dönemi kayıtlarının hepsine ulaşmak mümkündür. Cumhuriyet öncesi nüfus kayıtlarına ise "Atik Nüfus Defterleri" diye adlandırılan kayıtlarda rastlanılabilinir. Cumhuriyet dönemi öncesi kayıtları türlerine göre şöyle sıralayabiliriz:

I- Nüfus Sayımları ve Nüfus Defterleri
II- Temettüat Defterleri
III- Tapu-Tahrir Defterleri
IV- Sicill-i Ahval Kayıtları
V- Biyografik Eserler
VI- Vakıf Belgeleri
VII- ATASE Genelkurmay Arşivleri

I- Nüfus Sayımları ve Nüfus Defterleri

-1831 Sayımı (II. Mahmut Dönemi)
-1841 Sayımı (Abdülmecit Dönemi)
Bu iki sayımla ilgili kayıtlara Osmanlı Arşivinin tasnifi tamamlanmış fonları arasında henüz rastlanmamaktadır. Bu yüzden bu defterlere ulaşma imkanımız şimdilik yoktur.

-1894 Sayımı (II. Abdülhamit Dönemi)
-1904 Sayımı (II. Abdülhamit Dönemi)
II. Abdülhamit Döneminde yapılan bu sayımlar Osmanlı dönemi nüfus Kayıtlarının en esaslı ve düzenli olanlarıdır. Ayrıca MERNİS Projesi kapsamında yer alan ilk kayıtlardır. MERNİS Projesine göre isteyen herkes 1800'ün sonları ya da 1900'ün başlarına kadar olan soy bilgilerine ulaşabilme imkanına sahip olacaktır. Şu anda MERNİS Projesinin bir sonucu olarak il ve ilçe nüfus müdürlüklerinden ve ayrıca İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nden şecere bilgileri öğrenilebilmektedir.

- Ara Nüfus Sayımları (Nüfus Ceride Defterleri)
Bunlar ana nüfus sayımlarına ek olarak yapılan 6 aylık doğum ve ölüm kayıtlarını içeren nüfus yoklama kayıtlarıdır ki Osmanlı Arşivinin değişik fonlarında Nüfus Ceride Defterleri olarak rastlanmaktadır.

- Bölgesel Sayımlar (Atik Nüfus Defterleri)
1904 öncesi bölgesel olarak yapılan sayımlardır. İl nüfus müdürlüklerinde bu kayıtlara ulaşılabilmektedir. Ne yazık ki bunların önemli bir bölümü savaşlar ve yangınlar nedeniyle günümüze ulaşmamıştır.

II- Temettüat Defterleri
1840'lardan sonra tutulmaya başlanan kayıtlardır. Yapılan Nüfus sayımlarında tespit edilen kişilere ait mal varlıklarını belirlemeye yönelik çalışmaları ihtiva eder. Osmanlının doğu vilayetlerini kapsamamaktadır.

III- Tapu-Tahrir Defterleri
Osmanlının ilk dönemlerinden itibaren tutulmaya başlanan bu defterler 5 yılda bir yenlenmiş olup bu kaynaklarda kişi ve cemaat adlarına rastlanmaktadır. Köylerin gelir gider durumunu ve bazen hane sayılarını bildirmektedir. Bu kaynaklarda geçen kişi adları lakaplarla birlikte yazılmadığından soyacağı araştırmalarında çoğu zaman önemini yitirmektedir.

IV- Sicill-i Ahval Kayıtları
Genel Olarak 1879-1909 tarihleri arasında II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı Devletinde Görev almış memurlara ait hal tercümeleridir ki bu kayıtlarda isim, mahlas, künye, baba ismi, sülalesi, göreve başlayışları, tahsil durumları, liyakat ve ehliyet dereceleri, gayrimüslim ise milliyeti yer almaktadır. 92000 memurun sicil kayıtları 201 defterde toplanmıştır.

V- Biyografik Eserler
Osmanlı Döneminin önemli kişilikleri hakkında bilgi veren çok sayıda biyografik eser çalışması yapılmıştır. Bunlar; Genel, Sadrazamlar, Şeyhülislamlar, Ulema, Kabdan Paşalar, Reisülküttablar, Hattatlar, Şuara Tezkireleri olmak üzere guruplandırılır. (Eser adları için bkz. Mübahat S. Kütükoğlu-Tarih Araştırmalarında Usul)

VI- Vakıf Belgeleri
Elinde vakfiyeleri olan kişiler bu vakfiyeler yardımıyla kendi ailelerine ait vakıfların belgelerine Osmanlı Arşivleri ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde ulaşabilirler.

VII- ATASE (Genel Kurmay Arşivleri)
Kırım Harbi sonrası askeri kayıtları ihtiva eden bu arşivde askeri görevliler ve şahsiyetler hakkında bilgi bulunabilmektedir
[1].

 


 

[1] Ayrıntılı bilgi için obirtarihci@hotmail.com

 

Ali Kemalî Efendi

Ali BIYIK*

Müderris, mutasavvıf, milli mücadele şehidi, (doğumu Gemerek/1853 – ölümü Konya/4 Ekim 1920). Babası Bostancıoğulları'ndan müderris Ömer Efendi annesi Bünyan'ın Çiftlik köyünden Emine Hanım. 3 yaşında iken babasını kaybetti. 7 yaşında Çiftlik’teki dayısının yanına sığındı. İlköğrenimi orada dayısından aldı. Annesini ve küçük kardeşini özlüyordu. İki yıl sonra sıla etmek için Gemerek'e gitti. Üvey babası ona iyi davranmayınca oradan ayrılıp kona-göçe sırasıyla* Kayseri, İçel, Gaziantep, Kilis, İstanbul, Konya, Halep ve Şam’da dolaşıp durdu. Mısır’a gidince medreseye başladı. Burada değişik bilgilerin yanı sıra mükemmel surette Arapça öğrendi. Artık delikanlı olmuştu. Kıbrıs’a gidip Magosa Metropolitinin hizmetine girdi. Amacı onların esrarına vakıf olmaktı. Burada Rumca ve Latince öğrendi. Ali Kemalî Efendi öğrendikleriyle yetinmedi. Bir süre de Ermenekli müderris Deli Şükrü, arkasından İçelli müderris Kazasker Aynî Efendi'nin derslerini izledi ve icazetname aldı. Verdiği derslerle de kısa zamanda üne kavuştu. Günün birinde araya araya kendisini bulan küçük kardeşi onu alıp memleketine götürdü. Önceleri herkes sevindi, fakat açık fikirli ve diğer dinlere karşı saygılı konuşmaları Gemerek ulemasının hoşuna gitmedi. Hâlbuki o, toleranslı bir ilim çevresi arıyordu. Umduğunu bulamayınca, vaktiyle yaptığı gibi gizlice buradan ayrıldı,   doğruca Konya’ya gitti. Henüz 33 yaşında idi. İplikçi Medresesi Müderrisliği'ne atandı. Ayaşlı Fahri ile ilk kez burada tanıştı. 1908'de yeni açılan Mekteb-i Hukuk öğretmenliğine, sonra da müdürlüğüne getirildi[1]. Müderris Sivaslı Ali Kemalî Efendi’nin çok yönlü bir insan olduğunu ifade eden Gazeteci-Yazar İhsan Kayseri, “Ali Kemalî Efendi doğu dillerinden Arapça, Farsça, batı dillerinden ise Fransızca ve Rumca’yı konuşabiliyordu. Anadolu’da açılan ilk hukuk mektebi olan Konya Hukuk Mektebi’nde de Müderrislik yapmıştır. Ali Kemalî Efendi, İplikçi Medresesi’nden sonra Ziyaiye ve Fevziye Medreselerinde de müderrislik yapmıştır. 1898 yılında Konya Mekteb-i İdadisi Ulum-u Terbiye öğretmenliğine tayin edilmiştir. Bu vazifesi 1908 yılına kadar sürmüştür. Ali Kemalî Efendi’nin siyasi hayatı İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamıştır” dedi[2]. Evvela İttihat ve Terakki Partisi'nin kurucuları arasında görev aldı, sonra da başkanlığını üstlendi. Yayınladıkları “Hakem” gazetesinde ateşli makaleler yazdı. İstanbul'a gidince (1910) Sultan V. Mehmet Reşat ile görüştü. 1912'de Konya milletvekili oldu ise de, bu görevi ancak üç aydan biraz fazla sürdü. Yeniden öğretmenliğe döndü. Onun en etkin faaliyeti, Birinci Dünya Savaşı'nda yenik düşüp de, düşmanların Anadolu'yu paylaşmaya kalkmasıyla başlar. Halkı uyarmak için hemen her çareye başvurdu. 3 Ekim 1919'da Müdafaa-i Milliye'nin Konya Şubesi'ni oluşturdu. Derneğin başına geçip mitingler düzenledi, vaazlar* verdi, makaleler yazdı. 3 Ağustos 1920'de Konya'ya gelen Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, talimat aldı. Mustafa Kemal Paşa, Konya’ya yaptığı ilk ziyarette* tanıdığı Sivaslı Ali Kemalî Efendi hakkında dönüşünde Refet Bey’e şunları söylemiştir: “O, Ali Kemalî Efendi’yi anlatmak istediğin daha başka meziyetlerle de buldum. Eğer her vilayet, sancak ve kazada bir emsali bulunabilirse, istiklâl ve medeniyet yolunda erişemeyeceğimiz yer yoktur. Öyle bir adam ki, karşısındakinin düşünse bile söylemeye cesaret edemeyeceğinin doğru ve haklı olduğuna kani ise tatbik ediyor. Bana ordu ihtiyaçlarının cari ve alışılmış şekilde temin edilemeyeceğini, hususî tedbirler şart olduğunu söyledi. Konya’da bir Muavenet-i Milliye teşkilatı kurulmuş ki, her yerde aynı ruh ve muvaffakiyetle mümkün olabilirse, orduyu nice mahrumiyetlerden kurtarabilir, zaferin teminatına sahip olabiliriz[3].[4] Ali Kemalî Efendi’nin faaliyetleri* Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin hoşuna gitmiyordu. Ona cephe alanlar günden güne çoğalıyordu. Nihayet Delibaş, çoğu asker kaçağı 500 kadar silahlıyı, Kurtuluş Savaşı Cephesine diye kandırarak, kendi doğduğu Ali Bey Höyüğü Köyü’nde topladı. Köyün ortasındaki meydanda sarıklı, fesli, poçulu her sınıftan insanlar vardı. Üstleri başları yırtık elbiseli, hiçbir şeyden habersiz, çoğu da çevre köylerden olan zavallı insanlardı. Hatta çoğu yerde vatan ve din uğruna düşmanla savaşmak, onları yurttan kovmak için cephe oluşturduklarına inanıyordu. Bu söylemlerin doğru olmadığını, Konya'yı Mustafa Kemalcilerin elinden almak için bastıkları, din kardeşleri ile savaşa giriştikleri zaman olup biteni* çok geç anladılar. Delibaş cahil bir hocaya yazdırdığı duayı okutarak, davullu zurnalı bir törenle "Padişahım Çok Yaşa" naraları ile isyanı başlattı. Halk olaylardan oldukça korkulu ve endişeliydi. İşin yanlışlığını düşünenlerin yapacakları bir şey yoktu. 2 Ekim 1920 günü Çumra’yı, 3 Ekim Pazar Günü de Konya'yı bastı. Söbüçimen Yaylasında anlaştıkları gibi aynı tarihte Karazor Efe de Alanya'yı bastı. Ayaklanma; Karaman, Akşehir, Akseki, Manavgat, Seydişehir, Beyşehir, Bozkır, Eğridir taraflarına kadar geniş bir alana yayıldı. Konya şehri, sanki göç yerine dönmüş, tamamen boşalmıştı. Konya halkı, cahil, gözü dönmüş, kan dökmeden çekinmeyen isyancılarla yüz yüze bırakmayan Müdafa-i Hukuk Başkanı Müderris Ali Kemalî Efendi yerinden ayrılmadı. Kendisini bir geceliğine bağ evine davet eden Hacı Ragıp Atademir’e fazilet örneği bir cevapla: “Ülkenin istiklal ve kurtuluşu bu yoldadır. Kendi irademle işin başına geçtim. Şimdi ona karşı bir hareketin önünden kaçamam. Sonuna kadar fazilet ve vatanperverliğin, tercih ettiğimiz bu yolda olduğunu tekrar edeceğim. Her düşünce bir bedel karşılığıdır. Bu kez bedel, hayatım ise, vatanım için seve seve feda etmeye hazırım” diyerek reddetti. Bolu ayaklanmalarında bulunmuş olan Konya Valisi Haydar Bey, tecrübeli, cesur ve yetenekli birisiydi. Delibaş, Çumra’da isyana başlayınca, vali elindeki kıt olanaklarla şehir içinde tertibatını almış, isyanı Mustafa Kemal’e derhal bildirmişti. Vali, kumandan ve 200 kadar silahlı ile Alâeddin tepesinde kazdırdığı savunma hatlarına çekildiler. Şehir içinde yer yer çatışmalar sürüyor, silah sesleri geliyordu. Çumra baskınından sonra Konya'ya yönelen ve kendi insanlarını öldürmeye başlayan Delibaş’ın isyancıları arasında şu tartışmalar başladı: “Bu iş ne iştir, bizi cepheye gideceksiniz, düşmanla dövüşeceksiniz diye topladılar. Şimdi de Konya’yı basacağız diyorlar. Bu Konya’nın hiç mi başı yok, paşası yoktur? Hem oradakiler kâfir mi? Düşman mı? Bu işten pek hayır gelmez...” Artık iş işten geçmişti. Ama fesatçılar, gerici yobazlar ve İngiliz ajanları tarafından nasıl kandırıldıklarını seziyorlardı. Çarşı boş, fırınlar kapalı idi. Yalnız zabitlerin giydiği Ankara sofundan yapılmış Avniye omzunda, kırmızı kaytanı boynunda bağlı kılıcı olduğu halde bir gurup atlı postaneyi bastı. İçlerinden bir serkeş haberleşmeyi kesti, cezaevini boşalttı, hükümet binasını ele geçirdi. Sonra sıra Kuva-yı Milliyecileri temizlemeye gelmişti. Daha sonra Milletvekili olan Rıfat Efendi Hoca, Müftü Yalvaçlı Ömer Vehbi, Hoca Gilisralı Tahir Efendi ve Müdafa-i Hukuk üyeleri en başta idi. Önce, 18 kişinin yer aldığı listenin başındaki Ali Kemalî Efendi’nin evine yöneldiler. Tepeden tırnağa silahlı, otuz kişilik bir güruhu gönderen Delibaş: “Okullu Millici Hocayı tiz yakalayın, getirin!” emrini verdi. Eşkıya, hocanın evine vardığında, namazını kılmış, hocayı* vakarla bekliyor buldular. Şaşırdılar. Birden Hocanın üstüne çullanarak sürüklemeye başladılar. Doğruca Delibaş'ın karargâh kurduğu Abdürrahim Hanı’nda huzuruna çıkardılar. İleri yaşına rağmen, gösterdiği metanet, Delibaş'ı bile şaşırtmıştı. Üzerine yürür gibi hamle yaptı, sonra aşağılayıcı bir davranışla: “Haydi gelsin de seni Mustafa Kemal Paşan kurtarsın... Seni Halife Düşmanı... Sarığından, sakalından utan...”  dedi. Beyaz sakalı kanlar içinde kalan o yüce insan anıtlaşarak: Yarabbi! Sen bu cahil insanlara insaf duygusu ver, onları affet.” dedi. Alâeddin Tepesinde bulunan vali, ele geçirilinceye kadar Piri Mehmet Paşa Camisine hapis edildi. O geceyi sabaha kadar ibadetle geçiren hoca, Akşehirli Ahmet Hoca'ya “Bu benim son gecem, son namazım.” demişti. Öyle de oldu, ihtiyar ve hasta vücudu daha fazla dayanamadı. Dipçik darbeleri arasında işkence edilirken ertesi gün[5]132 başına sopayla vurularak ve yerde sürüklenerek şehit edildi*. Yetmedi, utanmadan elbisesini çıkardılar*, saat ve parasını aldılar. Cesedi at sırtına vurularak hükümet meydanına bırakıldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Konya Heyeti Reisi Müderris Sivaslı Ali Kemalî Efendi’nin cenazesi dostları tarafından 4 Ekim 1920 tarihinde Sultan Selim Camii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra Üçler mezarlığına gömüldü. Kurtuluş ateşini yakan Mustafa Kemal’in arkasında duran Ali Kemalî Efendi gibi gerçek din adamlarının az olmadığını biliyoruz. Kutsal vatan toprağımızın koynunda yatan bu yiğitleri şükranla anıyoruz. Onların bıraktığı kutsal bir veraset için Halk şairlerinden Abdi, arkasından şu ağıtı yaktı:

“Üç Ekim sabahı bir ateş düştü,

Neye uğradığını bilmez ahali,

Ol günde şahadet şerbetini içti,

Müderris Sivaslı Ali Kemalî”[6]

Her türlü yeni fikirlerin öncülüğünü yapan Ali Kemalî Efendi, uyanık ve çalışkan bir memleket evladı idi. Yayınlanan tek kitabı "Mizane'l-Mantıke'l İsagoci" (1903-1909). "Hayâlat" ise henüz basılmadı.[7] Ali Kemali Efendi’nin milli mücadele yıllarında da büyük gayretler gösterdiğini ifade eden Kayseri, şunları kaydetti: “Ali Kemalî Efendi milli mücadelemize çok büyük katkılarda bulunmuştur. Müdafaayı Hukuk saflarında yer almış, 8 Ekim 1919’da Konya Müdafaayı Hukuk Cemiyeti’ni kurmuştur. Ali Kemalî, Hadimli Mehmet Vehbi, Yalvaçlı Ömer Vehbi Efendi gibi isimlerle birlikte memleketin kurtulması için çeşitli tarihlerde mitingler düzenlemiş ve bu konuda halkın aydınlanmasını sağlamıştır. Başta İngilizlerin ve dış güçlerin para ile kandırdıkları bir grup kendini bilmeyen kişilerin açtığı ateş sonunda 67 yaşında şehit edilmiştir. Vatan uğruna bir avuç canilerin kurşunlarıyla can veren ve şahadet şerbeti içen Ali Kemalî Efendi ve tüm şehitlerimize rahmet dilerim.” Ali Kemalî Efendi’nin torunlarından Ali Kemal Apalı, dedesinin milli mücadele döneminde Türkiye’nin işgalden kurtulması için büyük çalışmalarda bulunduğunu belirterek, “Dedem Sivaslı Ali Kemalî Efendi bu ülkeye büyük emeklerde bulunmuştur. Onu burada hayırla anan ve mezarı başında dua eden herkese teşekkür ediyorum” dedi. Sivaslı Ali Kemali Efendi’nin ailesinden Adnan Ağırbaşlı, Süleyman Vehbi Ağırbaşlı, Ali Kemal Apalı beyleri bilmekteyiz[8]. Fakat Gemerekliler, Ali Kemalî Efendi’nin ismini bilip fakat ne zaman ve nasıl yaşadığı ile ne yaptığı hakkında bir şeyler bilmeyip biz bu çalışmamızda izah ettik[9] .

 


 

* Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğrencisi, obirtarihci@gmail.com

* Tarafımızdan düzeltilip metnin aslına sadık kalınmıştır.

[1] İbrahim ASLANOĞLU, Sivas Meşhurları I, Sivas 1000 Temel Eser, Sivas 2006,Sayfa 96.

* Tarafımızdan düzeltilip metnin aslına sadık kalınmıştır.

*…Hükümet Konağı’na gelen Mustafa Kemal Paşa, burada bir kısım ahali ve özellikle şehrin eşrafı ile sohbet eder. Burada yapılan görüşmelerde özellikle I. Konya Hadisesi esnasında tutuklanan ve bir süre önce de Örfi İdare Mahkemesi’nce mahkum edilenlerin af edilmesi konusu Mustafa Kemal Paşa’dan rica edilmiştir. Özellikle Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Konya Heyet-i Merkeziyesi başkanı Sivaslı Ali Kemâli Bey, bu tutukluların af edilmelerini Mustafa Kemal’den istemişti. Ali Kemâli Bey’e göre bunlar “ne yaptığını bilmez, cahil ve masum insanlar”dır. Bu nedenle Atatürk’le yaptığı görüşmede aralarında şöyle bir konuşma geçer:

“Mustafa Kemal Paşa - Hocam, hizmetinizi takdir ediyorum. El birliği ile bu vatanı kurtaracağız.

Ali Kemâli Bey - İnşallah Paşam. Sağolunuz. Millet Sizinle beraberdir. Yalnız bir maruzatım var. Bir kaç ay evvel küçük bir hadisede mahkum olmuş, ne yaptığını bilmez, cahil ve masum kişiler var. Bunları affetsen iyi olur.”

Mustafa Kemal Paşa’nın “bunların tekrar bir gaile çıkarmaları endişesine” karşı Ali Kemâli Bey teminat verir…

Ayrıntılı bilgi için bakı