Gazi KARABULUT

DOLANDIM PEŞİNDE ÜLKÜ ADLI YAR

NELER OLUYOR?

YENİ EĞİTİM YILININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR

ÇOK ÖZLEDİK SENİ

BİR SEVDA MASALIDIR YENİÇUBUK

TÜRKİYE'NİN MESELELERİ

 

YORUMLAR

 

DOLANDIM PEŞİNDE ÜLKÜ ADLI YAR

 

Yıllarca dinledik bu şiiri şairinden… Ardından okuduk gecelerde duygularımıza gözyaşlarımızı katarak… bir de baktık ki bu şiirde bulmuşuz kendimizi ve dolanmaya başlamışız ülkü adlı yarin peşinde diyar diyar… Gençliğin baharı, dedikleri bir dönemde bütün nefsani zevkleri elimin tersi ile iterek, dünya adına hiçbir beklenti içine girmeden, Orta Karadeniz’de 21 yaşında Ocak başkanlığı yapmış, bilinmez bir Serhat diyarında tarihin ilk Ülkü Ocaklarını açıp başkanlığını yapmış, aynı sebeple sürgün olduğu mekanda yine bir ilke imza atarak Güney Doğu sınırına bir daha Ocak açıp başkanlığını yürütmüş, ver elini Marmara deyip bir daha ocaklarda çalışmış, Anadolu’nun ortasına gelip yeniden ülkücülük deyip yeni bir Ocak daha açarak tam 17 yıl ülkü adlı bir yarın peşi sıra diyar diyar dolandım durdum. Bazen hemhal olurum kendi iç dünyamla ve gezerim diyar diyar ülkemi. Gah Amasya sokaklarını arşınlarım, dalarım oradaki mücadele dolu yıllara… Sesler birbirini kovalar “Ya Allah Bismillah Allahuekber” diye. Polisten kaçar üç beş genç, bazıları soğuk kış gecesine aldırmadan besmele ile asarlar özene bezene yazdıkları “Çağrımız İslam’da Dirilişedir.” Pankartını. Pek çoğu yine tahta sandalyeler üzerinde mukaddes bildikleri ocaklarında sabahlarlar, kutlu sohbetler ışığında. Ya da yeni bir kavgadan sonra yaraları sarılmaktadır yırtık gömleğin kolları ile bir avuç yiğidin. Ülkenin uzaklarında, ciğeri beş para etmeyen satılmışların Ararat dediği güzel Ağrı Dağı’nın eteklerinde titreyen bir çift yürek ışık saçar zulmetin üzerine. Anlamaz kimse onların ızdırabını, zaten onlar da anlaşılmayı beklemez ruhsuz kalabalıklar tarafından. Bildikleri gibi Hak mucibince yürürler kutlu yollarında. yer yer kurşunlanır mekanları, ama aldırmaz iki elin parmaklarını geçmeyen Kürşat çehreli yiğitler. Ve dikerler Ağrı Dağı’nın zirvesine tarihin ışığını yansıtan sancağı. Ama ağır gelir Hindistan cevizi kurtlarına bu hal ve harekete geçer pek çok palikarya, kendilerince hedefine de ulaşır bu Bizans oyunu. Bir daha dağılır iman çerileri; yeni bir türkü duyulur kırık plağın hoparlöründen: “Burası Muştur Yolu yokuştur Giden gelmiyor Acep ne iştir?” diye Ama kaderi yazan Allah ise ve sebepsiz yaprak bile yerinden oynamıyorsa vardır bunda da bir hikmet diyerek düşmek gerekir yollara bir sevda uğruna… Kimi zaman Yalova’da bir uç beyi, kimi zaman denizler ötesinde bir akıncı. Bazen de Anadolu’nun bozkırlarında Niğde’nin ovasında, dağında bir deli derviş olmalı. Ama hiç akıldan çıkmamalı “Bak Mecnun çiçekler açmış, kuşlar ötüyor, tabiat ne de güzel olmuş.”diyenlere “Siz deli misiniz ya hu? Leyla varken nasıl olurda başka şeylerden bahsedersiniz?” diyen Mecnun Bizlerde “Allah varken nasıl olurda bir başka şeyden bahsedilebilir? Nasıl olur da başka sevdalara ram olunur? Nasıl olur da yürekler de başka aşklar çarpar? Nasıl olur da günlük telaşelerle mukaddes davalar görmezden gelinir”, diyebilmeliyiz. Yani: Senden gelen başım gözüm üstüne ey ülkü adlı yar!

 

Gazi KARABULUT

15.10.2008

 

 

NELER OLUYOR?

 

Ülkemizde neler olduğunu anlayıp anlatabilene aşk olsun. At izinin it izine karıştığı, hak adına şerrin gürzünün savrulduğu, önüne gelenin önüne geleni hain ilan ettiği, vıcık vıcık ilişkilerin tepeden tırnağa her yeri sardığı, baştan başa bir ülkenin geleceğinin ipotek edildiği bir keşmekeşin içindeyiz. Bir aklı evvelin dipsiz bir kuyuya attığı taşın yankısı yeni kaosları sıralıyor peşi sıra. Ve ardından birbirini kovalayan cevapsız bilmeceler. Halktan kopuk siyasetçiler, siyasetçilere ram olmuş yardakçılar, yardakçılara alkış tutan güruh... Ve şahsiyetsizliğe koşan bir toplum. Yada koşturulan, mecbur edilen bir toplum. Peki hakikaten neler olduğu belli mi? Bize ne olduğu, kimin elinin kimin cebinde olduğu, kimlerin kimlere nerelerde hangi direktifleri verdiği, verilen direktifler doğrultusunda çorbacıların neleri provake ettiği niye ortaya dökülmez? Şimdi şu satırlarda birkaç cümle(!)cik kurup bazı mefhumları ifşa etsek doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulması gibi başımıza gelmedik iş kalmaz. Ama şu kadarını söylemeden geçemeyeceğim. Bu kayaları yuvarlayanlar, milletin gündemini olmadık işlerle meşgul edenler, ışıkların önüne geçip insanımızı karanlığa mahkum edenler unutmasın ki, aslında ezdikleri halk değil, kendileridir, kendi gelecekleridir. Çünkü vatan olmazsa ve dahi konuşacağınız bir ülke kalmazsa işte o zaman evlatlarınız köle pazarlarına düşer; üstelik de sizlere pazarlatırlar. Yıllarca sizlere, birileri ülkemizi karıştırttığı gibi... Öyleyse hala geç olmadan inatlaşmalardan, kutuplaşmalardan uzaklaşın ve gizli mekanlarda gizli toplantılar yapıp, kara ellerin kara planlarını bu millete pazarlamaktan vazgeçin. Ayrıca milletin iradesini görmezden gelip, milletin değerlerine sırtını dönenler de unutmasın ki, mazlumun ahı bir ateş topu gibidir. Ahını alanların yanmaması mümkün değildir. Bu millet nice ateş toplarını sinesinde söndüre söndüre geldi bu günlere... Öyleyse milletin feraset damarına basmayın. Sanmayın ki suskunluğu yılgınlığından. Sadece ferasetinden susmaktadır. Son ana kadar...
 

 

25.09.2008

Gazi KARABULUT

 

 

YENİ EĞİTİM YILININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Yıllardır, “eğitimde yenilik” adı altında pek çok değişikliğe şahit oluyoruz. Ama bir türlü istenen başarı yakalanamıyor. Veya o bildik tabir ile “istendik davranış değişikliği” kazandırılamıyor. Bu da beraberinde pek çok istifham oluşturuyor. “Acabalar” peş peşe sıralanıyor. Ve yüksek perdeden bir inkisarın itirazı yükseliyor yüreklerden: “Pansuman tedbirlerle olmaz bu iş” kabilinden… Gaspıralı İsmail, 1914 yılında kaleme aldığı bir yazısında “Türklerde çocuğun okula başladığı gün bir bayram sayılır. Bu gelenek hangi millette var?” demektedir. İnsan bu ifadeyi okuyunca “Nereden nereye?” diye soramadan edemiyor. Bir milletin kültür dokusu o millet için ekmek kadar su kadar kıymetlidir. Çünkü kültürün oluşmasında göz yaşı, yürek sevdası, paylaşılan acılar, gönüllerin coştuğu anlar ve daha nice değerler yatar. Bir zamanlar Türk illerinde en itibarlı insanlar alimler iken bugün eğitime yaklaşım “Hiçbir şey olamazsan öğretmen ol.” şekline dönüşmüştür. Türk şehirlerinde en değerli kurumlar ve en çok itibar gören yerler medreseler ve kütüphanelerdi. Şimdi ise gençlik kafelerde büyükler ise kahvelerde izbe bir tercihin uçurumunda yuvarlanmaktadır. Türklerde bir insanın itibarı, evindeki kütüphanesinin büyüklüğü ile ölçülürdü bir zamanlar… İlhanlı sultanı Hülagü Han zamanında rasathaneler kurulurken, bugün Avrupa birliği uğruna bir bilinmeze sürüklediğimiz eğitim sisteminin geçmişinde Galileler, Kopernikler zulüm cenderesinden geçmekte idi. Helen kültürü diye edebiyatımız edepsizleştirilirken; Bizanslar meleklerin cinsiyetini tartışıyor, Fatih ise yanında Ak Şemsettin ve Mola Gürani ile Bizans'ı aydınlatıyordu. Müstemleke kültürünün, “evrensellik” adı altında eğitim modelinin içine girmesi yetişen nesli tarih ve millet şuurundan biraz daha uzaklaştıracaktır. Öz değerlerini aşağılayan, başka milletlerin kültürlerine özendirici bir eğitim siteminin yetiştireceği nesil, modern bir anlayış ile milli kültürü yaşatmaktan çok uzak, olsa olsa modern çağın çağdaş kölelerini üretecektir. Okumaya, “Yarın gazeteye zam gelecekse bugünden çokça alayım” mantığı ile yaklaşan bir yapının beklenen atılımı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Her türlü gayri milli fikri, tıpkı alttan yavaş yavaş ısınan suda haşlandığını fark etmeyerek pişen kurbağa misali beynimize enjekte eden eğitim sistemimiz beklenen altın neslin yetişmesini imkansız kılmaktadır. Yeni eğitim-öğretim yılına “merhaba” dediğimiz şu günlerde asıl iş, bu ülkeyi karşılıksız seven eğitim gönüllülerine düşmektedir. Türkiye'nin 2013'te bölgesinde lider, 2023'te de dünyada süper ülke olabilmesi için; her ne kadar özlük hakları gasp edilmiş de olsa istedikleri maddi imkanlara sahip olmasalar da yüreği buhurdanlık gibi tüten eğitim ordusunun, hiçbir beklenti içine girmeden geleceğin güçlü ve müreffeh Türkiye'si için üzerine düşeni layığı ile yapacağından hiç şüphem yoktur.
 

Gazi KARABULUT

 

AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR

 

Osman Yüksel Serdengeçti milletvekili seçilince Hüseyin Üzmez’e “Ben oraları bilmem , gel beraber gidelim.” Demiş. Meclisin girişindeki dönerli kapıdan önce Hüseyin Üzmez geçmiş, bir müddet ilerlemiş, lakin arkasından ayak sesi gelmediğini hissedince dönüp bakmış ki; döner kapı ile birlikte Osman Yüksel de dönüp duruyor. Tutup kolundan çekerek kapıdan kurtarmış. Abi hayrola ne dönüp duruyorsun?” dediğinde aldığı cevap meclisin duvarına yazılacak kadar veciz: -Sorma Hüseyinciğim, döneklik meclisin kapısında başladı. Allah içerde bize yardım etsin. Bir Serdengeçti klasiği daha: Osman Yüksel milletvekili olduğu dönemlerde bir mesele ile alakalı meclis kürsüsünde konuşurken CHP milletvekilleri sıra kapaklarına vurarak protesto eder ve konuşmasını engellemeye çalışırlar. Bunun üzerine Osman Yüksel SERDENGEÇTİ” Bu meclisin yarısı hıyar.”deyip kürsüden iner. Bunun üzerine CHP’li vekiller meclisin şahs-ı manevisine hakaret söz konusudur. Lütfen sözünü geri al, diye itirazda bulunurlar. Bunun üzerine Serdengeçti yeniden kürsüye gelip şöyle der: -Tamam sözümü geri alıyorum. Bu meclisin yarısı hıyar değil. Ya şuna ne dersiniz? AP milletvekili olduğu dönemde Süleyman Demirel sık sık “Osman Yüksel varken Muhalefete ne gerek var.” Dermiş hatta hiç kravat takmadığı için sitem eder, oturumlara katılmasını istirham edermiş. Serdengeçti de kravatsız milletin vekili olduğunu beyan edermiş, bir defa kravat takmış onda da boynunu değil uçkurunu kullanmış. Boş işler dediği bir oturumda gübre meselesi konuşuluyormuş. Demirel meselenin çözümünü milletvekillerine sormuş. Herkes bir şeyler söylemiş. En son Serdengeçti söz isteyince herkes hayret ve ilgiyle ona doğru dönmüş, işte Serdengeçti’nin çözümü: Sayın genel başkan bu işin çözümü çok kolay. Şu ön sıralarda oturan yiyip de çıkarmayan vekilleri tarlalarda şöyle bir dolandırıp def-i hacet yaptırın gübre meselesi hallolur. Osman Yüksel Serdengeçti’ye “Senin hastalığının adı ne?”diye sormuşlar. O da; “Vallahi araba markası gibi bir şey . insanın benim de bir parkinsonum olsa diyesi geliyor.”demiş. Hastalandığı zaman kendini ziyarete gelen Alparslan Türkeş’e “Bak Türkeş, senin en sadık müridin benim, sen “Ey Türk titre ve kendine dön.” Dedin. Ben de titremeye başladım.”demiş. Hey koca Serdengeçti hey! Parkinson hastalığına yakalandığı zaman, ”Kalk be ne yatıyorsun?” diyenlere “Bir zamanlar dünyayı karıştırıyordum, şimdi çayımı bile karıştıramıyorum.” Diyor ve en büyük espirisini 10 Kasım’da hayata gözlerini yumarak yapıyor. 4 yıl mebus 10 yıl hapis yatan, “Allah’sıza, vatansıza, bayraksıza karşı SERDENGEÇTİ” dergisini çıkaran; her çıkardığı sayıdan sonra “Nasıl olsa tutuklayacaklar.” Deyip emniyete giden ve her gittiğinde de hakikaten tutuklanan; hapse giderken de “AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR.” Diyen Serdengeçtilere, dalkavukluğun, iki yüzlülüğün, menfaatperestliğin ayyukaya çıktığı günümüzde ne de çok ihtiyacımız var. Ne dersiniz?

 

Gazi KARABULUT

 

 

ÇOK ÖZLEDİK SENİ

 

Ne kadar da özledik seni... Sen gittin gideli yeni Ebu Cehiller türedi, nemrutlar sardı dünyanın dört bir yanını... Barış için savaştıklarını söyleyip oluk oluk Müslüman kanı döküldü pek çok İslam diyarında. Nelere şahit oldu bu gözler, neler duydu bu kulaklar. Senden sonra sevginin adını unuttu insanlık. Kan revan içinde kaldı bütün dünya. Müslüman’ın kanı petrol için petrolden de ucuz satıldı devrin Firavunları tarafından. Dediler ki “Demokrasi(!) getireceğiz dünyaya.” Öyle bir geldiler ki Asya’ya; Asyalıyı Asyalıya kırdırdılar özgürlük adına... Yetinmediler ve ardından senin ortadan kaldırdığın fitne ateşini, senin “Ordum” dediğin ve övdüğün milletin içine soktular. Bu ateş, milletin içine öyle bir girdi ki; kalktı senin iliklerimize işlettiğin kardeşlik duygusu. Hatta yetinmediler devrin Firavunları bununla da ve kardeşi kardeşe kırdırmak için girdiler aile ocağımıza kadar. Sanki yeminli idiler senin getirdiğin güzellikleri ortadan kaldırmaya. Öyle bir sardılar ki ülkemizi, ülkülerimizin özüne el uzatmaya kalktı bu salip uşakları... Gönüllerden kaldırdılar vefa duygusunu. Yürekleri bir kırmızı et parçasından ibaret gösterdiler körpe dimağlara... Ve ardından, mankurtlar türettiler memleketin her yerinde... Ne kadar kutsaliyetimiz varsa, bu türettikleri mankurtlarla saldırdılar bütün mukaddes değerlere... Ve yeni ufuklara doğru kanat çırpma ülküsüne kenetlenmek üzere olan bir millet, yeniden yeni kaosların içinde kaldı bu yeni çağda... Gel ey Muhammed(SAV)! Yetiş, Sina Çölünde Yavuz’a yetiştiğin gibi... Aşalım çölleri, ulaşalım zümrüd-ü memlekete. Tut yine elimizden, Bizans surlarına üç hilalli sancağı diken Ulubatlı Hasan’ın elinden tuttuğun gibi... Sırtımızı sıvazla, tıpkı Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın muhteşem ordusunu teftiş ederken onun sırtını sıvazladığın gibi... Yine sesimize kulak ver, Çanakkale’de “Yetiş Ya Muhammed Kitabın elden gidiyor!” diye bağıran 1. tabur komutanı binbaşı Lütfi’nin imdadına yetişip sesine kulak verdiğin gibi... Ya Rasulullah! Biz seni de senin insanlığa sunduğun muştuları da çok ama çok özledik. Gel yine, Miraç’tan gelir gibi, Hac’dan döner gibi gel ve insanlığa yeniden insanlığını hatırlat.

 

 

BİR SEVDA MASALIDIR YENİÇUBUK

 

Güzel ülkemin, güzel diyarlarını dolanıp duruyorum yıllardır. Bir bakmışım şehzadeler şehri Amasya’dayım. Ardında ver elini Doğu deyip serhat illerinde Ağrı’da Muş’ta bir sevda uğruna dolanmaktayım. Belki kurtarırım vatanı düşüncesiyle fethe çıktığım Cudi dağlarının ardından batının bireyselleşmeyi yaşadığı bir sahil diyarında memleket hasreti soluklamaya başlamışım. Yalova’da hemşerimiz olan insanlarla gidermeye çalıştığım Sivas sevdasına bir adım daha yaklaşmak için yeniden yollara düştüğümde artık Niğde’den doğuya dönüp: Açtı mı ola açtı mı şu Sivas’ın gülü, yaprağı Çekti bizi bu ellerin suyu, toprağı” ağıtı yürekten nağmeler olarak dilimden dökülmeye başlıyordu... Evet bu satırları Niğde’den yazıyorum. Sivaslı olmanın bir sevda türküsü manasına geldiği inancıyla dağları boz, ağaçları cılız ama insanları Ergenekon yürekli bir yerin gönül türküsündeki bam telini titreştirmek istiyorum. Arif Nihat Asya “Onlar Bu Dilden Anlarlar” adlı eserinin ön sözünde şöyle diyor. “Köyceğiz’i Çatalca’ya, Çatalca’yı da İstanbul’a bağlamışlar; İstanbullu olmuşuz.” Ben de “Yeniçubuk’u Gemerek’e, Gemerek’i de Sivas’a bağlamışlar; Sivaslı olmuşuz” ifadeleri ile geçiştiremiyorum Sivaslı olmayı. Bulduğum her fırsatta gittiğim Yeniçubuk bana, beni ben yapan değerlerimin tohumlandığı toprağı hatırlatıyor. Hem okula gidip hem çobanlık yaptığım ilk okul yıllarımda öğretmenlerimizin verdiği pek çok kitabı Yeniçubuk’un çayırlarında bitirdim. Boyumdan büyük o kitaplar benim ruh mayamı yoğurdu. Bir Merhaba Söğüt, bir Sunguroğlu, bir Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si daha beşinci sınıfın yaz tatilinde hayvanları otlattığım meraların bana hediyesidir. Televizyon seyrederken Sivas ile ilgili her haberi, programı bir ilahi dinliyormuş huşusu ile dinler ve yeniden o toprakları gezerim hayal dünyamda. Kırmızı Dağ’da arkadaşlarımla kurduğum hayaller, Burhan Köprüsünde yiğit kardeşim İrfan ile yaptığımız memleketi kurtarmaya yönelik sohbetler, Ekizce’nin dağlarında kuzu otlatırken Allah ile dertleşip haykıra haykıra ağladığım tan yeri zamanları hep o toprakların bana yüklediği mana derinliklerinin adıdır. Aslında uzun uzun bahsetmek istiyordum havası sert, insanı mert yiğido topraklarından, benim topraklarımdan. Ama duygu seli gözlerime hücum edip ellerimin titremesine sebep oluyor. Anam aklıma geliyor, çorak topraklara tırnağını saplayıp bir Eyüp peygamber sabrı ile rızık kazanışıyla... İki odalı bir evde dört çocuğun gaz lambasındaki titreyişi, bu titreyişteki yürek yarası geliyor gözümün önüne... Ve şükretmeliyim diyorum; o topraklarda bizi yaratıp o topraklara hizmet etme, oraları anlatma imkanı veren Yüce Yaratıcıya...

 

Gazi KARABULUT

 

 

 

TÜRKİYE'NİN MESELELERİ

 

         İddialı bir başlık atınca devamının da aynı cezp edici mecrada olması gerekiyor. Yani bam telini titreştirmek gerekiyor. Öylesine debdebeli, öylesine şaşalı ve öylesine büyük meselelerimiz var ki anlatmakla da yazmakla da bitmez. En başta ülkeyi bir baştan diğerine işgal etmiş ve batı medeniyetini anlayamamış azımsanamayacak bir kitle var. Bu kitle o kadar tehlikeli ki, birbirleri ile karşılaştıklarında “Selamün aleyküm”, vedalaşırken ise “Allaha ısmarladık” diyorlar. Sonra bu güruhun bir kısmı namaz falan da kılıyor. Hatta kendi aralarında konuşurken kimse anlamasın diye “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, Umre-Kâbe, Türk-İslam Ülküsü” gibi şifreli sözcükler kullanıyorlar. Her ne kadar yaptıkları işlerde oldukça başarılı olsalar da bunların derhal medenileştirilmesi gerekiyor. Mesela, giyim kuşamları değiştirilmeli, balolara katılmaları sağlanmalı, şarabın iyisini bilecek bir kültür seviyesine ulaşmaları sağlanmalıdır. Ayrıca bu ülkenin ileri gitmesini istemeyen yoğun bir Anadolu kitlesi var ki; bunlar daha da tehlikeliler. Bu grup her ne kadar “Biz bu milleti karşılıksız seviyoruz” dese de, asıl gayeleri memleketi baştan başa ele geçirip sonra da ülkeyi Türkiye’nin dışındaki Türkler ve İslam alemi ile ortak projelere sürükleyip bizi batının eşsiz, engin, çağdaş yapısından uzaklaştırma hayali kurmaktadır. Bu devleti kafalarındaki başörtüleri ile çağın dışına itmeye çalışan, bu gayeyi gerçekleştirmek için sınavlarda derece yapan gerici, cahil, yobaz grup da diğer grupları aratmayacak kadar tehlikelidir. Bütün bu grupların ana gayesi cumhuriyeti yıkmak(!), rejimi yok etmek(!), milleti “din, bayrak, vatan” gibi ifadelerle kandırıp çağdaş batı medeniyetinin(!) dışına itmek ve Türkiye’nin geri kalmasını sağlamaktır. Nasıl ama? Hakikaten Türkiye’nin ne derin meseleleri varmış değil mi? Eee. Bu kadar derin mevzuların içinde insanlar akşam evlerine giderken bir parça ekmek götüremiyormuş ne ehemmiyeti var. Böylesine derin meseleleri tahlil edenler güney sahillerinde sere serpe rejimi savunurken varsın pek çok Anadolu delikanlısı da tarlalarda bronzlaşsın. Önemli olan lüks otel lobilerinde bilmem ne viskisini yudumlarken rejimi tehdit eden geri kafalıların açtığı derin yaralar(!) tahlil edilip gazete köşelerine servis edilebiliyor mu ona bakmak lazım. Yaa… Bakın memleket sevdalıları(!) ne kadar titiz anladınız mı şimdi? Öyle kendi kendinize “Doğu ve Güney Doğu Meselesi, eğitim-güvenlik-sağlık-adalet eşitliği, Kıbrıs, Musul-Kerkük, Doğu Türkistan, Türk Dünyası, İslam Âlemi” gibi anlaşılmaz kelimelerle çağdaş batı medeniyeti ve AB rotasına(!) ihanet içinde olmayın…

 

Gazi KARABULUT

 

YORUMLAR

 

 

   
   
   
   
   
   
   
Yeniçubuk Kasabası