Mustafa DOĞAN

BENEFŞE

ENTE

EN EL HAK

‘ÇEVREM’ NE DER?

HAYATIMIN ANLAMISIN

SABIR

HEY GİDİ GÜNLER

BENCE SENDE OKU

ÖN YARGILI OLMA

SEN HANGİSİ OLMAK İSTERDİN?

BU ŞİİRİ ÇOK SEVİYORUM

TEKNOLOJİK HİKAYELERİMİZ

GÜVERCİNİN CEVABI

TAM  100  ÜLKE KATILIYOR BU SENE

İNSANA SAYGI

 

YORUMLAR

 

BENEFŞE



      Sıcak ve yorucu bir yaz akşamıydı.Serhat dersane sinde hızlı bir tempoyla ders çalışıyorduk.Mola saati gelmişti.Çayları odadan her gün birisi getiriyordu.Nöbetçi olan arkadaş çaylarımızı doldururken ben, Minik lakaplı Fatih arkadaşımla sohbet ediyordum.Konu onun doğum günü üzerinde yoğunlaşırken kendisine doğum gününde getirilen hediyeleri gösteriyordu.İçersinden birisi çok dikkatimi çekmişti.Kitabın kapağında Benefşe yazıyordu.Okumak için kitabı Minik ten aldım. Klasik bir roman edasıyla okuyordum kitabı.Günler geçtikçe kitaba kendimi kaptırdım,bu kitap diğerlerinden çok farklıydı.Bunda bir çekicilik vardı.

     Benefşe bir destanın romanıydı.Eğitime gönül verenlerin destanıydı.Söz değil,yaşanmış olaylardı.Yüreklerindeki sevgiye hayatları ile imza atmışlardı.Şahitleri ise kendileriydi.Onlar da birilerinin ciğer paresiydi.Onların da,o günden sonra başına yastığında yer kalmayan anneleri vardı.Evleri,sokakları,aşkları,arkadaşları vardı.Onlar,arkasına bakmadan yürüdüler.Tenlerini de,şahsi hedeflerini de aştılar.Farkları ise bu aşklarıydı.kendileri için değil,başkaları için yaşadılar.Kimdi bunlar?Adları bilinsin,arkalarından methiyeler okunsun istemediler.Ama yine de meçhul oldukları söylenemezdi.Zira ayaklarını bastıkları toprak,uğruna baş koydukları dava,tuttukları bayrak belliydi.Onlar tarih boyu insanlığın yüz akı olan bir anlayışın;çalışkanlığın,güzel ahlakın,emniyetin,güvenin günümüzdeki temsilcileriydi.Benefşe kitabı onların hayatlarını anlatmaya çalışmıştı.

      Bu kitabı anlatmamdaki acziyetimin itirafı,hem kendi yetersizliğimden hem de o hayatların ancak yaşanabilir olmasındandır.Kelimelerin yüreklerdeki o sızıyı,o sevgiyi,o fedakarlığı tarifte yetersiz kalmasındandır.Benefşe,onların kahramanlık ahlakıyla yaşadıkları hayata duyulan hayranlığın ifadesi ve tarihe altın harflerle yazılacak o büyük gayrete küçük bir selamdır.

 

Mustafa DOĞAN

01.09.2008


 

ENTE

 

Her insanın içinde ben,benlik vb duygular mevcuttur.Kiminde az kiminde çok vardır.İyi bir şey isterken önce kendimiz için isteriz.Atalarımızın dediği gibi iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırırız.

Eskilerden anlatıla gelen bir olay vardır.Karıncalar hep ben,benim için gibi duyguları besledikleri için yerde sürünmeye mahkum olmuştur derler.Arılar ise hep başkalarına hizmet ettiği için göklerde özgürce uçmaya bırakılmıştır denir.Söze atalarımızın bıraktığı yerden devam edelim.’Ateş düştüğü yeri yakar.’ Gerçekten de ateş düştüğü yeri mi yakar! Yoksa, ateş düştüğü yeri de beni de yakar mı? Olcak. Doğuda terörle çarpışan kahraman Mehmetçik şehit olduğu zaman bu acı sadece ailesini mi yakar? Bizi hiç etkilemez mi? Başka bir örnek daha verelim:’Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’Eee başkasına dokununca onun canı yok mu!!Onun canı patlıcan mı?Bence olmayalım keser gibi hep bana hep bana…Hayır ben kendimden başkasını düşünmem diyorsan bari testere gibi vefalı ol da bir sana bir bana de.Hiç düşündünüz mü başkaları için yaşamayı?Yani arı gibi başkalarına hizmet etmeyi,yani ateş nereye düşerse beni de yakar misali,başkasına dokunmayan yılan….. misali.

İnsanlar hep ene(ben) dememeli. Ene için yaşamamalı. Bu kadar bencil olmamalı.Arılar gibi yücelmek için biraz da ENTE(sen) demeli.


02,07,2008 Cumartesi

Yenicubuk-Mustafa DOĞAN(BeNeFşE)

 

 

EN EL HAK



Descartes:’Düşünüyorum o halde varım.’ diyor. Biz de nefes alıp veriyoruz o halde varız diyerek bir şeyler karalamaya başlayalım.

İnternet sayfasını açıp google.com adresine dünyanın yedi harikası yazıyorum Çin Seddi, Babil’in Asma bahçeleri… çıkıyor. Bunlara bakınırken bir yazı çok dikkatimi çekti bunu sizlerle paylaşmak istedim.Öğretmen, öğrencilerinden dünyanın yedi harikasını yazmalarını ister. Her biri, ders kitaplarından ezberlediği şekilde bunları sıralamaya çalışır. İçlerinden yalnızca bir öğrenci, kendi düşündüğü yedi harikayı şöyle sıralar:1-Görmek2-Duymak3-Tatmak4-Dokunmak5-Hissetmek6-Gülmek7-Sevmek.Düşünmeye başladım bize de sorsalar acaba kaçımız ilkokul çağındaki çocuk gibi düşünürdük.Hadi bu anlattıklarımdan etkilenmediniz o zaman olaya şöyle bakalım.Kör bir insana milyarlar karşılığında gözümüzün bir tanesini vermemizi isteseler verirmiydik. Para karşılığında bizden herhangi bir organımızı isteseler kabul edermiydik. Sahip olduğumuz bu harikaları verirmiydik. Allah(cc) bize bu harikaları vermiş yedek parçaları bulunmuyor.Dünya’nın harikalarını çok uzakta aramamıza gerek yok.Zaten biz onlara sahibiz.Konuyu şuraya getirmek istiyorum. Bişr-i Hafi zamanında : ‘En El Hak’ demiş.Eline idam fermanını vermişler.Yıllar sonra anlaşılmış ki ben kendimde Allah’ı görüyorum demek istemiş. Biz de şöyle yorumlayabiliriz. Dünya’nın yedi harikasına bakarak Allah’ı fark edebiliriz. Bu harikalara baktığımız zaman her birinin mükemmel bir şey olduklarını anlıyoruz. Herhangi bir karşılık vermeden aldığımız bu harikaların kıymetini bilelim onların farkına varalım.
 


MuStAfA DoĞaN(benefşe)
YENİÇUBUK 06.28.2008
 

 

 

 ‘ÇEVREM’ NE DER?



İnsan, yaratılışı gereği menfaatlerini düşünmek zorundadır.Bu özellik her insanda farklı şekilde az,çok olarak değişmektedir.Bu olay normal insanlar için geçerli olan bir şeydir.Bu olayı biz biraz daha açıp, farklı bir açıdan Türklerin bakışıyla bakalım.

Türklerin bakış açıları genellikle diğer topluluklardan farklı olmuştur.Ben bunu Türkleri aşağılamak için söylemiyorum,sözlerim yanlış anlaşılmasın;sadece bir noktaya değinecektim bunun için Türklerin özelliklerinden faydalanmak istedim.Bütün insanlar genellikle bir iş yapacakları zaman kendisi için ölçer,biçer,tartar fayda gözetir;fakat çok ilginçtir biz Türkler böyle değiliz.Biz en ufak bir iş dahi olsa düşüncemiz şudur:Çevremdekiler ne derler aceba? Aslında bizim yaşama amacımız çevremizdekilerin görüşüne bağlı.Bazı olaylarda istişare yapılmalıdır bu çok doğrudur,hatta bu olay sünnettir.Bu olaya bir örnek vermek istiyorum:Uhud savaşında sahabelerin çoğunun istemesi sonucunda meydan savaşı yapılmıştır.Allahın peygamberi bu savaşın sonucunu biliyordu;ama doğru olanda budur.Burda yanlış karar alınmış olsa da istişarenin önemi vurgulanmıştır.Neyse biz tekrar Türklerin ısrarla çevremdekiler ne der tezine geri dönelim.İnsanlar üniversite tercihlerini yeteneklerine göre seçerler;ama her nedendir bilinmez bizim insanımız çevresindekilerin düşüncelerine göre hayatlarını çizerler.Hani biz söz dinleyen bir toplumuz ya ondandır,diye düşünüyorum.Bizler saygılı insanlarız ve de bunu çok abartmışız yoldan geçeni çevirecek: abi,ben hangi bölümde okuyayım,hangi üniversiteye gideyim vs. sorular soracak şekilde işi abartmışız.Gelin bu yanlışı hep beraber düzeltelim. Burda bir noktaya ısrarla bastırarak söylüyorum ben insanları aşağılamak,küçümsemek için bir şeyler söylemiyorum.Her insanın hayatında büyük taşlar ve küçük taşlar vardır.Biz hayatımıza yön verecek,hayatımızı değiştirecek büyük taşları kendimiz yerleştirmeliyiz.Geriye kalan küçük taşları yerleştirmek size kalmış istediğiniz şekilde,biçimde yapabilirsiniz.Her zaman ilk önce büyük taşlar yerleşmelidir hayatımızda.Bunun tam tersini yaparsanız büyük taşları koyacak yer bulamazsınız hayatınız yok olur gider.


Bu konu çok uzun tartışma alanı olan,geniş bir konu biz burada noktalayalım ve anlattıklarımızı kısaca özetleyerek bitirelim.Çevremizin ne düşüneceği önemli değil.Önemli olan yaptığımız şeyin veya yapacağımız şeyin sonuçlarının bize fayda veya zararlarıdır.Bunlar yapılırken insan istişarede yapmalıdır.İstişare ile çevrem ne der düşüncelerini karıştırmayalım ikisi çok farklı şeylerdir.Esenlikle kalın…..



09.02.2008 Yeniçubuk
BENEFŞE

 

 

HAYATIMIN ANLAMISIN



12 yaşında tanıdım seni; ilk sesini duyuş tuhaf ve birazda heyecan vericiydi. Önceleri basit mantık oyunlarıyla açıklamaya çalıştım seni başaramayınca deliriyorum zannettim… Sonra anladım ki öyle değilmiş mesele hem kim umursardı ki seni tanıdıktan sonra delirmeyi. Beni her şeyimle, olduğum gibi kabul etin sen. İlk defa oluyordu bu. Hayatımda ilk defa kendimden ödün vermeden bir dost bulmuştum. Bu ilk ve son dürüst dostluğum oldu. Korktum önceleri. Çünkü bu farklıydı, tuhaf ve şaşırtıcıydı ama bir o kadar da mükemmeldi...

Hayatta çoktur hayal kırıklıkları, yalanlar, karşılıklı ve bir hiç uğruna verilen ödünler, güvensizlikler… Bende bir çoğunu yaşadım şu ana kadar ama hepsinde yanımdaydın sen. Sanki bir hastanenin acil servisi gibiydin. 24 saat nöbette! Ne zaman ihtiyacım olsa sana hep yanı başımda vefakâr bir anne gibi bekledin durdun beni. Sen iyi gün dostları gibi değildin. Belki çok ciddiydin onlar kadar eğlenceli değildin ama hep sen vardın zor zamanımda.

Her şey seninle başladı. İlk hayat derslerimi senden aldım. Neydi kurallar? 1) kimseye güvenme. 2) yalan arkadaşlıklardan kaçın.3) kimseden yaptığına karşı bir şey bekleme. Evet! Bu 3 altın kural hayatımda fark edemeyeceğim tehlikelerden korudu belki beni. Ama hiç fark edemedim. Halada fark edemiyorum…

Bütün bunlara rağmen bu aralar kırgınız biraz biliyorum. Suç yine bende onun da farkındayım. O yüzden sana bir savunma yapmıyorum ya da yapamıyorum. Ama affet beni! Ne yapayım bende kapıldım işte yalan hayatın yalanlarla dolu mücadelesinde batmamak için çırpınmaya…

Sen en iyi dostum, şefkatli annem, kaybolmaya yüz tutmuş içimdeki çocuk!... sen… ilk tanıştığımızda isim bile veremediğim içimden gelen tuhaf ses! Seni hiçbir zaman kimseye tanıtamayacağım. Benim için ne kadar somut ve gerçekçi olsan da başkaları için hep bir hayal ürünü olarak kalacaksın. Zaten ben seni başkalarıyla paylaşamam ki! Sen hep bıraktığım yerde kal ve ölünceye kadar tek dostum ol….

Daha söylemek istediğim o kadar çok şey var ki ama su andan sonra kelimelerin kifayetsiz kalacağı kesin. Ben seni unutabilirim. Tekrar monoton hayatıma ve içinde çırpındığım girdabıma döndüğümde….

Ama sen;

Her zaman yaptığın gibi hiç ummadığım bir anda , hiç ummadığım bir yerde seslen bana….
Nasıl olsa alıştım artık ben buna!


 

04.02.2008 PAZARTESİ KAYSERİ
BENEFŞE
 

SABIR



Güzel ülkemin güzel insanlarını selamların en güzeliyle selamlayarak yazmaya başlamak istedim. Öncelikle uzun süredir bazı sebeplerden dolayı yazılarımı güncelleyemediğim için biraz mahcubum, anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Bu seferki yazıma sabır kahramanı olarak tanıdığımız bir peygamberin kıssasını hatırlatmaya çalışarak başlamak istiyorum.

Hepinizin bilip tanıdığı Eyüp peygamberi biraz hatırlayalım. Allah (cc) her peygamberine farklı özellikler, farklı imkânlar vermiş ve hepsini farklı bir şekilde sınav yapmıştır. Bu sınavlardan birisi de sabırdır. Allah (cc) Eyüp peygambere şan, şöhret ve büyük bir saygın kişilik vermiştir. Eyüp peygamber bulunduğu beldede açların karnını doyuran, ziyafetler veren bir peygambermiş. Allah (cc) belli bir zaman sonra Eyüp peygambere bir hastalık vermiştir. Hastalık günden güne artmaktaymış. Vücudunun her yerinden yaralar çıkmaya başlamış. Yaralar kurtlanmaya başlamış. Ailesindeki herkes Eyüp peygamberi terk etmeye başlamış. Sadece sadık eşi onu terk etmemiş. Eyüp peygamber eşiyle beraber dağa çıkmış ve orda bir mağarada yaşamaya başlamışlar. İnsanların düşüncesi değişmeye başlamış: eğer sen peygamber olsaydın Allah (cc)sana bu hastalığı vermezdi diye. Eşi Eyüp peygambere söylenip dururmuş: Allah’a dua ette bu hastalıktan kurtul diye. Eyüp peygamber ise bu şekilde bir dua etmiyormuş. Yaralar o kadar artmış ki sonunda Eyüp peygamber şu şekilde dua etmiş: Allah’ım, yaralar bana dokundu artık dilime ve kalbime erişti, artık sana şükretmeme engel olmaya başladı, eğer buna bir şifa vermezsen ben seni şükretmekte zorlanacağım. Sonunda Eyüp peygambere bir vahi gelmiş, ondan asasını yere vurması emredilmiş ve yerden çıkan suyla yıkanması söylenmiş ve sonunda hastalığı geçmiş. Eyüp peygamber hastayken eşine kızdığı için demiş ki: kalkınca sana yüz sopa vuracağım. Sonunda iyileşince bu duası aklına geliyor. Bilirsiniz ki peygamberler yalan söylemezler. Eyüp peygamber düşünmeye başlamış. Eşine yüz sopa vursa olmayacak çünkü o çok sadık birisi Eyüp peygamberi hastalığında yalnız bırakmamış. Bu durumu o kadar çok düşünüyor ki sonunda şu şekilde bir vahi gelmiş: Ya Eyüp yüz tane süpürge telini birleştir ve o şekilde vur. Evet, kıssayı hatırladığımız ve dilimizin döndüğü derecede hatırlatmaya çalıştık. Benim aklıma şöyle bir soru geliyor: Biz böyle bir sınavla baş başa kalsaydık ne yapardık? Benim kendi düşüncemi söyleyeyim: of, puf niye böyle, neden ben, yeter artık bıktım gibi şeyler söylerdik galiba. Ama Eyüp peygamber kendisi için bir dua etmemiş ki sadece Allah’a şükür etmekte zorlanacağını anlayınca dua ediyor. Peygamberlerin zaten gelmiş geçmiş bütün günahları affedilmiş, onun ihtiyacı yoktu ki. Onun sadece dünya hayatı zehir olmuştu. Olaya birde şu şekilde bakalım: Bizim içimizi dışımıza çevirseler baksalar içimizdeki yaraların Eyüp peygamberin yaralarından daha kötü durumda olduğu görülür. Bizim dünya hayatımız çok güzel geçebilir; fakat ebedi hayatımız nasıl olur, bunun yorumunu da size bırakıyorum. Bizim ebedi hayatımız garanti değil; ama peygamberlerinki garanti. Onlar hiçbir şey kaybetmezler; sadece dünya hayatları zehir olur. Günümüzde çoğu kimse sabır nedir bilmiyor. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil nasıl olabilir ki! Bir yaprağın dahi düşmesinden haberdar olan Allah (cc) bize verdiği sıkıntı nasıl tesadüf olabilir o zaman.


Anlatılanları özetlemek gerekirse, çektiğimiz sıkıntılar tesadüf değildir. Gelen sıkıntıları ebedi hayat için bir sınav olduğunu düşünelim. Sınavı kaybedip ebedi hayatımızı zehir etmeyelim. Çektiğimiz sıkıntı ne olursa, nasıl olursa önemli değil, sonunda o da bir sınav. Ya sabır dileyelim Allah (cc)ne şükür edelim. İstemeyerek dilimiz sürçtüyse affınıza sığınıyorum. Sultana sultanlık gedaya gedalık yaraşır diyerek yazıma son veriyorum. Saygılarımla.
 


23.01.2008–19.22(Mersin-Kayseri yolu)
BENEFŞE
 

 

 

HEY GİDİ GÜNLER

 Herkese merhaba!

 

               Aklımdakileri anlatmak istiyorum fakat bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.Tabiri caiz ise kafamda kırk tilki geziyor kırkının da kuyrukları birbirine değmiyor.Uzun bir zamandır sizlerle hasbihal edemiyoruz bununda farkındayım.Bundan dolayı içimde bir rahatsızlık var.Neyse sanki kafamda biraz kıpırdanmalar var  bunları paylaşalım sizlerle...Küçüklükten geliyordu galiba, hayatı tek yön görmek,her şeyin tek düzen içinde gideceğini sanmak.Nerden bilebilirdim ki insanlar ölürmüş,evlenirmiş,askere gidermiş,bir şeyleri kazanıp bir şeyleri kaybedebilirmiş.İnsan büyüdükçe anlıyor bunları.Oysa ki hep büyümek istemişimdir; ama nerden bilecektim ki büyümek o kadar kolay bir şey değilmiş.Aslında büyümek kolaymış,çabuk olurmuş;fakat büyümenin yanında gelen şeyler hiç o kadar güzel şeyler değilmiş...Küçükken bayramlarımız vardı,bayramlarda aldığımız harçlıklarımız vardı.Aldığımız harçlıklar ne kadar az da olda yinede çok tatlıydılar.Belki şuanda o paranın kaç kat fazlasını harcıyorum;fakat o kadar tat alamıyorum.Ben küçükken insanlar arasında menfaat duyguları yoktu,büyük yalanlar yoktu,acı yoktu…Geriye dönüp bakıyorum,meğer tatlı günler o günlermiş.Her şey küçüklüğümde kaldı.Bizler büyüdük Everest  Tepesi olduk,onlar küçüldü Lut Gölü gibi yerin dibine girdiler.Aslında anlatacak o kadar çok şey var ki.Aslında bu anlattıklarım herkesin yaşadığı şeyler.Bazen gözümü kapatıp her şeyi yazmak istiyorum;fakat yapamıyorum.Buna cesaret edemiyorum.Yazımda isteyerek veya istemeyerek yanlış kelimeler yazdıysam hakkınızı helal edin.Her şeyin gölünüzce olması dileklerimle…..

 

                                                                                   Kıbrıs -  Gazimağosa 09.29.2007

                                                                                              BENEFŞE

 

 

 BENCE SENDE OKU



Hayatınızda bilginin önemi ne kadar hiç düşündünüz mü? Veya niçin okullara devam ettiğinizi, etmediğinizi? Veya bilgi illaki maddi bir kuyruk mu taşımalı? Ucunda iş umudumuz olmasa acaba kaçımız üniversite okumak isteriz?Millet olarak galiba bir şeylerin ters gittiğinin farkında değiliz. İnsanı insan yapan vasıfların başında eğitimin geldiğini pek kavrayamadık. Dikkatinizi çekiyorum, test çözmek, sınavlarda yüksek puan almak demiyorum; eğitim diyorum! Eğitimi önemsemezsek okulları sadece para kazanmaya giden yolda bir koridor olarak görürüz. Oysa okullar insanı tekâmül ettiren, ahlaki vasıflar kazandırıp bir edep ve terbiye dâhilinde hareket etmeye yönlendiren kültür yuvaları olarak görülmeli. Bence bizim en büyük sorunumuz işte bu noktada. Hiç kimse eğitime, eğitilmiş insana yatırım yapmıyor. (Yapanları tenzih ederim.) Hepimiz teste, kitaba, dershaneye, vs yatırım yapıyoruz. İçi boş bir zenginlik ve şöhret hiçbir zaman özlemimiz olmamalı. Hedefimiz daima bilgi olmalı ama bunu bir erdemlilik olduğu için istemeliyiz.
Bir düşünsenize hayatınızdaki kolaylıkları. İlkel bir çağda mı yaşamak isterdiniz yoksa günümüzün nimetleri içerisinde mi? Peki bize bunları sunan yani bilgiyi üreten insanlara ne kadar değer veriyoruz? Bu insanlara verdiğimiz değerle pop star bilmem kime, verdiğiniz değeri karşılaştırın. Hangisi ağır basıyor? Sizden bir cevap beklemiyorum çünkü her gün bunun cevabını yolda, sokakta, okulda onlarca kez alıyorum. Hepimiz bir şöhret olma, kısa yoldan köşe dönme sevdasına kapılmış, buna ulaşmak için de her şeyi mubah gören bir zihniyet içerisindeyiz. Artık modernize olmuş insan ticareti yapıyoruz. Zengin bir aileye gelin gitmek, zengin bir aileden kız almak hayatımızın en muhayyel gayesi olmuş. İnsan eşrefi mahlûktur yani yaratılanların en şereflisidir. İnsanlık onurunu ayaklar altına almayalım çünkü bu hepimizin onuru. Bir şeyleri değiştirmek için inanın yarın çok geç olabilir. Her geçen saat bizim zararımıza işliyor. Bir şeyleri değiştirmeye hemen başlamalıyız; tabii ilkönce de kendimizden.
Müreffeh yarınlarda buluşmak umuduyla…
                                                                                                                           YENİÇUBUK 08-26-2006 BENEFŞE
 

 

 ÖN YARGILI OLMA

İki sevgili varmış Hani insanın içini kıpır kıpır ettiren umut dolu bir
sevgiymiş onlarınki. Evlenmeyi düşünüyorlarmış. Derken bir gün
delikanlının yurt dışıina gitme mecburiyeti doğmuş. Kız gözyaşları
içinde kalmış. Onsuz nasıl yaşayacağını bilemiyormuş. O zaman delikanlı
cebinden bir yüzük çıkartmış ve demiş ki 'Ben iki yıl sonra döneceğim.
Eğer döndüğüm güne kadar parmağından bu yüzüğü hiç çıkartmazsan beni
gerçekten sevdiğini anlayacağım ve hemen evlenecegiz.' Genç kız çaresiz
kabul etmiş. Çocuk gitmiş.

Kız yüzüğü hiç ama hiç çıkartmamış. Taa ki... Taa ki sevgilisini
karşılamaya gittiği güne kadar. O gün rıhtımda durmuş kendisine
nişanlısını getiren geminin kıyıya yanaşmasını izliyormuş heyecanla.
Birden güvertede delikanlıyı görmüş. Yüreği ağzına gelmiş. Sevinç içinde
kendisini göstermeye çalışmış.

Elini cebinden çıkartıp sallayayım derken "şıp" diye bir sesle irkilmiş.
Yüzük parmağından düşmüs, denizin derinliklerinde kaybolup gitmiş! Ne
yaptıysa, ne söylediyse delikanlıyı ikna edememiş. Çocuk kızı terk
etmiş. Zaman geçmiş.

Kız bir gün hep nişanlısıyla birlikte gittikleri balıkçıya uğramış.
Birde bakmış ki delikanlı orada! Hemen yanına yaklaşıp olanları
anlatmaya çalışmış. Delikanlı ilk başlarda biraz soğuk davrandıysa da
sonunda yelkenleri suya indirmiş. Uzun ayrılığın getirdiği özlemle
birbirlerine sarılmışlar. Mutluluk yüzlerinde okunuyormuş adeta. Bu
olayın şerefine hemen yemek sipariş etmişler. Bir kaç dakika sonra bir
tabakta balıkları gelmiş. İştahla çatal bıçağa davranmışlar.

Balığı kestiklerinde içinden ne çıkmış dersiniz?

Yüzük dediniz değil mi?

Bilemediniz.

Kılçık!

Siz çok fazla Türk filmi seyretmişsiniz...

11.09.2007 BENEFŞE
 

 

SEN HANGİSİ OLMAK İSTERDİN?


Bir grup arıyla sineği bir şişeye koyuyorlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştiriyorlar. Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar. Ama şişenin tabanı cam ve onların da yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar. İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor. Ancak biraz derinlemesine düşününce, karşımıza dikilen gerçek çok daha farklı. Çok basit gibi gelen bu deney beni oldukça düşündürdü. Arıların ne kadar akıllı yaratıklar olduğunu hepimiz biliyoruz, sinekler ise malum. Arılardan korkarız bizi sokarlar diye ama sineklerden midemiz bulanır, uzak durmaya çalışırız.Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuşkusuz. Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir. Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir. Ve bu uğurda da gerektiğinde ölebilenlerdir.Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran. Kendine saygı, yaşadığı topluma saygıdır. Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır, karanlığa yürüyenlerdir, karanlık düşüncelerdir. Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yoktur.Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır.Sadece kendi yaşamları söz konusudur.
 

Nerede yemek varsa, nerede rahat yasayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler.
 

Onlar için karanlık olması önemli değildir açık ağızların, karanlık sığınaklarıdır çünkü, izlerini rahatça kaybettirirler. Arıyı kovalamak isterseniz savaşır, engellere aldırmaz.Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır ve değerleri için ölür. Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere . Her türlü pisliğe bulaşırlar, sonra da yiyeceklerinize, üstünüze, başınıza konarlar. Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için asıl amaç çoğalmak ve yayılmaktır. Artık hangisi gibi yaşamak istersiniz ikisi de sizin elinizde. Her şey gönlünüzce olması dileklerimle…

25-07-2007 YENİÇUBUK
MUSTAFA DOĞAN (BENEFŞE)
 

BU ŞİİRİ ÇOOK SEVİYORUM

Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası
sen bir İNSAN olursun oğlum...

                                                                         22-07-2007 YENİÇUBUK BENEFŞE

 

TEKNOLOJİK HİKAYELERİMİZ

 

Eskiden bir varmış bir yokmuş;ben anamın beşigini sallardım;develer tellal falan oluyordu artık öyle şeylerde olmuyor.Artık teknolojinin ulaşmadığı alan kalmadı gibi bişey.Dikkatimi çeken bir teknolojik yazıyı sizlerle paylaşmak istedim:

 

‘Bir zamanlar bi kız varmış varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı kapağı olan bir laptop almış. Kız bu laptopu çok seviyormuş ve nereye gitse onunla gidiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı laptoplu Kız diyormuş.

Bir gün “Kırmızı Laptoplu Kız!” diye özel mesaj atmış kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi nete gir de, ona yaptığım şu ilaç tarifini yolla .”

Kırmızı Laptoplu Kız da laptopunu almış , ve nete girmiş.

“seni biri msn e eklerse sakın kabul etme demiş annesi.ama kızın listesi bomboşmuş!çok üzülüyormuş buna

“eklemem anne,” demiş Kırmızı Laptoplu Kız.

Tam nete girmiş, bikaç saniye olmuş ki kurt nickli birinin msne eklediğini görmüş.

Kırmızı Laptolu Kız heyecandan az kalsın elindeki mauseyi düşürüyormuş. eklemeye karar vermiş kurt'u. “napıosun nette güzel kız'' demiş kurt.

“Büyükanneme bi dosya göndermeye uğraşıyorum ,” demiş Kırmızı Laptoplu

Kız. “adresi büyükanne@....... Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım ‘güzel kız’ değil, ‘Kırmızı Laptoplu Kız.’ ”demiş

“Özür dilerim Bilmiyordum.”demiş kurt! Ardından hemen büyük annenin msnı hackleyıp oturum açmış.

Kırmızı Laptoplu kız büyükannesinin oturumu açtığını görünce çok sevinmiş.
merhaba büyükanne, demiş

“senmisin ?”demiş kurt.


“Benim, Kırmızı Laptoplu Kız.”

“hoşgeldn kızm” demiş kurt. “noldu neden nettesin?”demiş ardından
sana ilaç için tarif yaptı annem onu yollıacam demiş.Kırmızı Laptoplu Kız şüphelenmiş neden böyle kısaltmalarla yazıo büyükannem diye düşünmüş!sonra büyükannesinin hasta olduğu aklına gelmiş ondan kısaltmalar falan yapıo herhalde demiş

Kurt,büyük annenin avatarından bulup koymuş!

“yolla dosyayı” demiş kurt.

Kırmızı Laptoplu Kız , yollamış dosyayı!ama aktarım hızı çok düşükmüş
kurt da bı dosya yollamış sen bunu yükle daa cabuk ındırırım o zaman ben senın yolladıgın dosyayı demiş
kabul etmiş Kırmızı Laptoplu Kız

“bu dosya niye rar'lı Büyükanne?”

“daa cabuk yükle diye kızım” demiş kurt.

“bunun da aktarım hızı yavaş neden yükleyip zaman kaybediyoruz”

“ilerde yollıcağın dosyalar hep hızlı gelcek de ondan” demiş kurt.

“neden bu dosyanın üstünde hack.prog yazıo?”

“Seni haclemek için ” demiş kurt.

aktarım tamamlanmış ve kurt bizim Kırmızı Başlıklı Kızın laptopuna girmişşşşş
dosyalara falan bakmış .Kırmızı Laptoplu Kızın resimlerini falan çalmış!! öleee oyalanıomuş bizim kurt
Ama ne var ki Kırmızı Laptoplu Kızın büyükannesi ünlü hacker HACKER ANAymış

“Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye mesaj yollamış HACKER
ANA.çaldığı tüm dosyaları geri almış.ve kurdun hard disc'ini yakmış
Büyükanne, Kırmızı Laptoplu Kız’ın ona yolladığı dosyayı almış!. tarife göre hazırlamış ilacı ve içmiş.büyük anne iyileşmiş!Kırmızı Laptoplu Kız da bı daa tanımadığı kımselerı msn'e eklemeyecegıne söz vermiş...’

                                            YENİÇUBUK 10,07,2007 / BENEFŞE

GÜVERCİNİN CEVABI


Herkes gibi ÖSS stresinden kurtulmak için tatilde İstanbul gezisi yapmayı kararlaştırmıştık…Dershanenin önünde otobüs hazırlanmış bütün öğrenciler otobüse binmişti.Her şey o kadar güzel ilerliyordu ki!Sabah namazına sultan Ahmet’te yetişmek için gece çıkmıştık yola.İstanbul’a gelmiştik camiye yetişmiştik;fakat camide yer yoktu,iğne atsanız yere düşmez misaliydi.Hemen bir gazete parçası bulup kendimizi camii bahçesinin bir kenarına bırakmıştık.Neyse bütün zorluklara rağmen namazı kılmıştık.Artık dua faslına geçtik.Dua ederken bir sürü şey istiyordum.Birden şeytan aklıma bu soruyu düşürdü:Camide milyonca insan var;bu kadar insanın isteği nasıl kabul olacak !!!!Düşünüyordum.Orda bir bilgisayar olsa olmaz,makine olsa olmaz;peki bu kadar istek bir birine karıştırılmadan,unutulmadan nasıl gerçekleştiriliyordu?Neyse ki imam dua faslını da bitirdi bu düşüncelerle kapıya yöneldim.Dışarıda arkadaşlarla buluşup geziye devam edecektik.Kapıdan hemen çıkmak istiyordum ama ne mümkün ortalık çok kalabalıktı.O kadar kalabalık ki insanların nefes kokularını hissedersiniz.Havada küçük bir güvercin topluluğu var,içlerinden birisi fazla yem yemiş olmalı ki yere inmeden havadan bıraktı…..EE evet düşündüğünüz gibi oldu benim kafama düştü.Sinirlenmiştim;fakat birden aklıma şu geldi:burada bu kadar insan var neden kuş benim başıma ……..yaptı. Allah bana cevap vermede gecikmedi. Her evin bir reisi,her köyün bir muhtarı varsa bu kainat nasıl sahipsiz olabilirdi ki?Diyebilirsiniz ki kuş şans eseri senin kafanı buldu.Kusura bakmayın ama nizamın ve düzenin olduğu hiçbir yerde şansa yer yoktur.Bir yaprak dahi Allahın izni olmadan kımıldamıyor.Benim gibi böyle basit şeylere takılırsanız işte böyle basit şeylerle cevabınızı alırsınız.

                                                                                                                                              20.06.07 YENİÇUBUK

                                                                                                                                                         BENEFŞE
 

TAM  100  ÜLKE KATILIYOR BU SENE

 

ABD’den Çin’e, Laos’tan Kamboçya’ya, Maldiv Adalarından Srilanka’ ya, Kongo’dan Myanmar Burma’ya, İsveç’ten Tunus’a kısacası Dünya’nın dört bir yanından Türkiye’ye, Türkçe’yi konuşmak için geldiler..

Pek çoğumuza sorsanız bırakın gidip görmeyi, ismini çok az telaffuz ettiğimiz, çok az duyduğumuz, hatta önünüze bir harita açıp ta bir anda bulamayacağınız ülkelerden gelen çocuklar var.

Ki o ülkelerden bir çocuk karşınıza dikilip, siyah derisi altında parlayan inci gibi dişleriyle gülümseyerek size “merhaba” diyor.

Tam tamına 550 çocuk katılıyor. 550 genç yürek Türkçe şiirlerle, Türkçe şarkılarla duygulanıyor, Türkçe konuşarak anlaşıyor.

Yanlarında sadece kültürlerini değil, barış, sevgi, kardeşlik, dostluk, umut getirmişler...

Organizasyonu izliyorum...

Biliyorum ki ve sizler de bilin ki,.. Türkçe Türkün dili ise, onlar da bizim kadar Türk’tü.. Bizdendi….Bizimleydi..

Sanki edebileşmişti dilimiz.

Sanki sadece biz değil, dağ taş lal kesilmişti.

Titreyen sesleri yüreklerin bam telini titretiyordu.

Duygulu anlar yaşandı.

Duygulanmamak, gururlanmamak, umutlanmamak mümkün mü?

Birden imrendim perde arkasında binbir heyecanla onları izleyen öğretmenlerine..

 Kolay değildi elbet, bazılarımızın ismini bile bilmedikleri yerlerde, biz kokan çiçekleri, binbir emek ve hassasiyetle yetiştirmek.

 Elbette biliyorlardı onlar da; gidip de dönmemenin, dönüp de bulamamanın olduğunu..

 Elbette hiçbir el ana eli kadar şefkatli, hiçbir bakış bir babanın evladını sımsıkı kuşatan bakışı kadar sevgi dolu, hiçbir omuz kardeşin omzu kadar candan değildi.

Özlemez miydi onlarda yad elde baba ocağını?

 Ya da içlerinde yok muydu sevdiğini, çocuğunu, yüreğini burada bırakıp da giden?

 Yok muydu korkuları memleketin bağrından kopup da giderken?

 Elbette vardı korkuları, hasretleri.

Ama zor olanı başarmaktı onlara düşen.

 Onlar bir "dava" için yola düşmüşlerdi.

 Onlar bir "davayı" savunmanın, bir dava adamı olmanın, laf üreterek olmadığını, fedakarlık, kararlılık ve cesaret istediğini pekala bilenlerdi.

 Onlar kabadayılığı ideolojinin parçası sanan, yozlaşmış, körelmiş içi boş kimselerle kıyaslanamayacak kadar milliyetçi;

 “Benim anamda başı örtülü ama, siyasal simge olan türbana karşıyım ben” diyen insanlarla kıyaslanamayacak kadar dindar ve bilgili;

Boğaz manzaralı villalarının dışındaki hayatı bilmeden vatan kurtaranlarla kıyaslanamayacak kadar vatanperver, Mahsuni’nin deyimi ile “toprak görmeden köylüden yana olan”larla kıyaslanamayacak kadar samimi ve aydınlardı..

 Şimdi içinizden bir kısmı "neden aynı hizmeti Türkiye’de vermiyorlar, neden sen de katılmadın onlara?” demeye başlayacak. Ya da davaya hayat verenleri bilmeden eleştirmeye devam edecek..

 “Arkadaşlar”, diyeceğim ben de .

“Türk’ün adını dünyaya duyurmak, dünyanın herhangi bir yerine gittiğinizde size birilerinin Türkçe selam verip hal hatır sorması nasıl bir duygudur tahmin edebilir misiniz?

 Üstelik hayatta herkesin bir misyonu vardır ya da olmalıdır. İşte bir kısmımız kimi ülkelerde geleceğin üst kademlerde yer alacak insanlarına bugünden bizi tanıtıyor; hatta bizden kılıyor.Geri kalanlarımıza ise bu ülke için, bu topraklarda hizmet etme şerefi
kalıyor.

 Kalanlara düşen bir diğer görev ise dünyanın dört bir yanından gelmiş olan bu çocuklara bütün kalbimizle sarılmak. Onlara, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun kendi topraklarında olduklarını, bizden bir parça olduklarını hissettirebilmek… bari bunu yapın" diyeceğim.

 Yapabildik mi peki?

 Yapabiliyor muyuz peki?

 "Bu tabloda ben neredeyim?" diye bir sorun kendinize.

 Bu güzelliği, lütfen önyargılı olmadan, ideolojik bakmadan, siyasete saplanmadan değerlendirin.

 Burada kim neye nasıl hizmet ediyor düşünün.

 İşte o zaman “dava” nın ne olduğunu çok daha iyi anlarsınız.

 İşte o zaman belki “dava” ya hayat verenleri, kuru kuruya, birilerinin sözlerine kanarak eleştirmeyi bırakırsınız.

 Devletin bu çocuklara karşı bir sorumluluğu var.

Bu sorumluluk bu çocuklara bir de T.C. Kimliği vermek, T.C. vatandaşı ilan etmektir.

 Abarttığımı düşünenler veya Türk Vatandaşı olmak bu kadar kolay mı? diyenler olabilir.

Sen Tarihine küfreden Orhan Pamuk'a,

Sen Türk Bayrağını sallamaya korkan Edip Akbayram'a,

 Fildişi kullerinde oturup, halkı küçük gören, dinini, örfünü, tarihini reddeden sözüm ona aydınlara, bu kimliği verebiliyorsan, Türk diyebiliyorsan,bilki bu çocuklar, bu kimliği onlardan misli misli fazla hak ediyor ve bilki onlardan katre katre fazla Türk'tür.                                                                                                                                      GAZİMAĞUSA2007-06-01

BENEFŞE

İNSANA SAYGI

 

   Profesör Üstün Dökmen, Hayvan dergisinde yayimlanan röportajinda, "Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim; ama yere düşen insani tekmeleyen çok kisi gördüm"diyor... Saygili olmaktaki kusurlarimizi söyle anlatiyor:

 

-         Birbirimize saygili olma konusunda 3 tip temel hatamiz var...

 

          Avrupa'da yaşayan vatandaşimiz, orada yerlere çöp atmiyor ama Kapikule'den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başliyor. Niye burada böyle yapiyorsun diye soruldugunda, herkes böyle yapiyor diyor. Kendi fikri olmayan insanin duruma göre hareket etmesidir bu.İkinci hatamiz, adama göre davranmamiz. Karsimizdaki adam iri yariysa, 'Buyur Abi', diyoruz, ufak tefekse, 'Ne var lan!' diyoruz. Oysa ki, insanlarin onuru birbirine eşittir. Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken 'Merhaba millet' diyoruz, değilse surat asiyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasin insanlara saygili davranmak zorundayiz.Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygili olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağiyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara.

Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet degil mi?

                                                                                                                                                                                                                            GAZİMAĞUSA 2007

                                                                                                   BENEFŞE

YORUMLAR

 

 

   
   
   
   
   
   
   
Yeniçubuk Kasabası